Hiç kuşku yok ki İstanbul; hudutlarının kesinliği ve keskinliği muğlak bir şehir. Her gün yükselen binalar ve göçlerle bu sınırlar iyiden iyiye kayganlaşıyor. Allah’tan tarih var ki onun saltanatını işaret eden eserleri görünce, eski püskü, yıpranmış, tozlanmış ve oksitlenmiş olsa da bir İstanbul kalmış elimizde, diyoruz. Ben bu yazımda sizlerle bir yolculuğa çıkmak; Jules Verne’den mülhem arzın merkezine değil; ama nefs-i İstanbul’un başlangıcına gitmek istiyorum. Evet, tahmin ettiğiniz gibi Suriçi’nde dolaşacağız; fakat klasik, klişe duraklara gitmeyeceğiz. Hazırsanız, başlayalım…
At Meydanı’nda bir sufi kaldıraç!
Bizans devrinde at yarışlarının yapıldığı, yani bir hipodrom olan alan, 1453 kuşatması sonrası İstanbul’a yerleşen Osmanlılar zamanında At Meydanı olarak anılır. Hani burada ikamet edenlerin misafirlerini götürdükleri, şehri gezmeye gelenlerin de uğradıkları ilk yerden bahsediyorum: Alman Çeşmesi’nin, Sultanahmet Cami’nin, Türk-İslam Eserleri Müzesi’nin, Örme Dikilitaş’ın, Theodosius Dikilitaşı’nın ve Yılanlı Sütun’un olduğu araziden yani. Bize burada lazım olan anıt; İstanbul’u kuran Roma İmparatoru Konstantin’in getirdiği serdedilen, eskinin Antik Yunan anıtı Yılanlı Sütun. Şimdi sırtınızı yirmi dokuz boğumlu bu yapıya verin ve karşınıza çıkan çınar ağacının altına doğru seyredin. Eski İstanbulluların ‘Üçler Mescidi’ diye andığı bu sessiz ev, Osmanlı tasavvuf tecrübesinin en ayrıksı tarikatı Bayramî-Melamilerinin belki de en flaş mürşidi İsmail Maşuki’nin 12 müridiyle birlikte idam edildiği mahal. Hacı Bayram Veli’nin halifesi Bıçakçı Emir Dede eliyle silsilesi başlayan bu yolun yolcuları, müesses nizamla uyuşmadığından devletle aralarında genel manzarada hep yüksek gerilim yaşanır. Buradaki üç lahitte Maşukî’nin müritlerinden Irakîzâde Hasan Efendi ve iki kardeşi uyuyor. ‘Oğlan Şeyh’ diye de ünlenen Maşukî’nin kabri ise bir Bebek’teki Kayalar Mescidi’nde. Hikâyenin devamını merak edenlere bir maymuncuk veriyorum; Yahya Kemal’in “Maverada Söyleniş” şiirini okuyunuz: “Seyrindeyiz atıldığı sahilsiz enginin/At meydanında ölmüş enelhak şehidinin…”

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden
Mozaik Müzesi’nden Kâbe’ye en yakın camiye…
Tarihin koridorundan yeniden Sultanahmet Meydanı’na çıktık. Alman Çeşmesi istikametine doğru yürüyün, tam buraya geldiğinizde sağınıza bakın. Bakın bakalım farklı bir demir şebeke görecek misiniz? Neyse buradan aynı işi yapan esnafın bulunduğu ya da benzer ürünlerin satıldığı, 15. asırdan beri ayakta duran Arasta Çarşısı’na inin ve Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’ne girin lütfen. Bukoleoan Sarayı’nın taban mozaiklerini göreceksiniz. Ayrıca av sahneleri, kır yaşantısı, köy hayatıyla çevrili mozaikler arasından egzotik yaratıkları dikkatlice inceleyin. Buradan çıktıktan sonra hemen az ötede Osmanlıların ‘imamülmesacid’, yani ‘mescitlerin imamı’ diye andığı Akbıyık Cami var. Yine Hacı Bayram’ın halifelerinden Akbıyık’ın yaptırdığı bu ibadethane, İstanbul’da Kâbe’ye en yakın cami olarak tarif ediliyor. Mistik veya uhrevî bir nedenden ötürü değil, söz konusu yakıştırma. Peki neden sebep diye sorarsanız, size Sait Faik’in “Kumpanya” öyküsünde söylediği, “Üsküdar, İstanbul’a Diyarbakır kadar uzaktır” cümlesini şifre olarak veriyorum. Bu sözü biraz kazıyın, bakalım altından ne çıkacak ve İstanbul nerden başlayacak?

Küçük Ayasofya Camii
Bizans üslubunun fotoğrafı: Küçük Ayasofya!
Sekizinci Osmanlı padişahı II. Bayezid devrinde Kapıağası Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilen bu eser, Ayasofya’nın da banisi İmparator Justinianos tarafından 530 senesinde inşa edilir. Bizans menkıbeleriyle örülü yapı, I. Justinianos, amcası I. Justinos aleyhine bir ayaklanmaya karıştığı için cezalandırılacağı sırada azizlerden Sergios ve Bakkhos’un Iustinos’un rüyasına girerek lehinde tanıklık etmeleriyle kurtulur ve imparator olunca da şükran borcunu ödemek üzere bu azizlerin adına kiliseyi yaptırır. Semavi Eyice’nin tarifine göre Küçük Ayasofya, taş işçiliği ile İlkçağ sanatından öz Bizans sanatına geçiş döneminin izlerini gösterir. Külliyenin Yesevî Vakfı tarafından onarılan medrese kısmında günümüzde Türk el sanatları atölyeleri mevcut. Bu sükûnet bahçesinde Nâzımların, Kemal Tahirlerin, Aziz Nesinlerin de yattığı Sultanahmet Cezaevi’nden kalma bir hücre kapısı var, fotoğraflayınız. Keza Derviş Zaim’in yazıp yönettiği “Filler ve Çimen” filminin belki de en romantik sahnesi Havva’nın burada ebru teknesindeki hâli olsa gerek, hatırlayınız.
Kadırga Limanı’nda gemiler var mı?
Bizans İstanbul’unda kurulan ve Osmanlı’ya intikal eden Kadırga Limanı, bugün sadece mahalleye adını veriyor. Bir de hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz’de kullanılmış savaş gemilerini anlatan kabartmaları kimi duvarlarında görüyorsunuz. Bu semti özgün kılan yer ise şüphesiz 1934 senesinde burada doğmuş Arif Amca’nın babasından yadigâr işlettiği Havuzlu Kahve. Tulumbacılar Kahvesi diye de meşhur bu özel köşe, Osmanlı kahvehane kültürünün son örneklerinden. Hâliyle burada dinlenmenizi ve demlenmenizi tavsiye ederim. Sonra Şehsuvar Bey Sokak’ta bol bol ‘ikinci zaman’ları yaşayabilirsiniz.
İznik çinilerinin evi: Sokullu Mehmed Paşa Cami
Biraz dinlendiyseniz sizi Mimar Sinan’ın (Bakınız: İvo Andriç, “Drina Köprüsü”) Sokullu Mehmed Paşa adına, 1572 senesinde yaptığı camide bekliyorum. Sokullu; Kanunî Sultan Süleyman, İkinci Selim ve Üçüncü Murad saltanatlarında başbakanlık yapmış, çok önemli bir bürokrat. Onun aynı isimle müsemma bir camisi de Azapkapı’da (Haliç metro durağının altında) yer alıyor. Burası, caminin en güzel tarafını temsil eden İznik çinileri ile mürekkep. Yine bitkisel motifler ve hat kompozisyonları da görülmeye değer. Bu arada ana parçası Kâbe’de bulunan ve cennetten geldiğine inanılan Hacer-ül Esved’in dört parçası, burada bulunuyor. Camiye veda ederken medrese kısmındaki merdivenlerden inip, geriye doğru bakarsanız nefis bir manzarayla karşılaşacaksınız, şaşırmayın.

Şerefiye Sarnıcı
Şerefiye Sarnıcı ve daha fazlası…
Eğer hâlâ yorulmadıysanız ve yokuş çıkarım, diyorsanız hedef; anonslarda kulağınıza çalınan 1600 yıllık Şerefiye Sarnıcı. Malum İstanbul, inşa edildiğinden bu yana su sorunlarıyla boğuşan bir şehir ve ne yazık ki ilk payitaht Bursa kadar zengin ve şanslı değil. Burası da Bizans devrinden kalma, ağırlıklı olarak yağmur sularının biriktirildiği üstü kapalı bir yapı. Korint sütun başlıkları ve etkileyici atmosferi ile dikkat çeken Şerefiye Sarnıcı, görülmeye değer eserlerden. Şimdi Divanyolu’na çıktık. İsterseniz Sultanahmet tarafına gidip, bir yorgunluk kahvesiyle günü uğurlayabilirsiniz yahut imparatorluğun ilk sufi ayaklanmasında öne çıkan Şeyh Bedreddin’in kabrini, Osmanlı’nın ilk barok camisi addedilen Nuruosmaniye Cami’ni, Fransız romancı ve oyun yazarı Piyer Loti’nin 1910’da ikamet ettiği evi ve Yahya Kemal Enstitüsü’nü gördükten sonra Beyazıt Meydanı’ndaki Küllük Kahvesi’nde de geziyi tamamlayabilirsiniz. Karar sizin…