Objektifin ardındaki mimar

Erken Cumhuriyet’in önde gelen mimarlarından Arif Hikmet Koyunoğlu’nun çok yönlü yaşamına ışık tutan “Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi” sergisi, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde izleyiciyle buluşuyor.

İpek Sadık

Beyoğlu’nun kadim semtlerinden Pera’nın kıvrımlı sokakların arasında zarif bir yapı yükseliyor: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü… 19. yüzyıl sonlarında Mimar Guglielmo Semprini tarafından inşa edilmiş bu taş bina; yıllar sonra, Mimar M. Sinan Genim’in dokunuşlarıyla yeniden hayat buluyor. Bugün ise şehrin uzun ve katmanlı tarihini ziyaretçilerine fısıldıyor.

2007’den bu yana İstanbul’un belleğini belgeleyen ve koruyan İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, arşivlerinin yanı sıra düzenlediği sergilerle de şehrin geçmişine bugünden bakıyor… Kadim şehrin geçmişine yalnızca belgelerle değil, insan hikâyelerinin derin izleriyle de bakan enstitü, bu kapsamlı sergilerinden birini de geçtiğimiz aylarda açtı. “Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi” adlı sergi, Osmanlı ve erken Cumhuriyet’in çok yönlü simalarından Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun pek bilinmeyen sıra dışı yaşamının izini sürerken, izleyiciyi döneme dair unutulmaz bir yolculuğa davet ediyor.

Arif Hikmet’in Yeraltı Fotoğrafhanesi’nde çektiği iki kadın, İstanbul, 1920–1921.

Ele avuca sığmaz bir İstanbul çocuğu

İlk bakışta akla şu soru gelebilir: Neden İstanbul Araştırmaları Enstitüsü böyle bir sergiye ev sahipliği yapıyor? Çünkü Arif Hikmet Koyunoğlu, tam da bu şehrin yetiştirdiği çok yönlü bir kişilik… Sergiye adım attığınız anda, bu ele avuca sığmaz İstanbul çocuğunun yaşamı boyunca yaptığı mesleklerin sıralandığı bir pano karşılıyor:

Mimar, antrenör, asker, aşçı, atlet, fotoğrafçı, galerici, gazeteci…
Hamal, kabzımal, kayakçı, kırtasiyeci, kuyucu, madenci…
Meyhaneci, müteahhit, nakkaş, nakliyeci, nalbant, rehber…
Ressam, savaş fotoğrafçısı, sigortacı, tayfa, temizlikçi…
Tercüman, tesisatçı, vaiz, yemenici.

89 yıllık yaşama sığdırılmış tam 31 ayrı meslek! Bugün kulağa inanılmaz gelse de onun yaşamı, yaşadığı yüzyılın savaşları, dönüşümleri ve toplumsal çalkantıları içinde bir tür var olma mücadelesinin izdüşümü. Mimarlık mesleğiyle öne çıkan Koyunoğlu, aslında sadece mimar değil; çok yönlü, renkli ve nevi şahsına münhasır bir karakter. Hayatı boyunca o kadar farklı alanda iz bırakmış ki, bu çeşitlilik bile tek başına onun sıra dışı kişiliğine işaret ediyor.

Yeşil Cami’nin giriş cephesinden bir pencere, Bursa.

Bu sergi de onun mimarlık alanındaki üretkenliği kadar kalıcı izler bırakan bir diğer yönü; fotoğrafçı kimliğine odaklanıyor. 2022 yılında torunlarının enstitüye bağışladığı, yaklaşık 500 cam negatiften oluşan zengin arşiv önce dijitalleştirilip tasnif edilmiş. Ardından fotoğrafların mimarın yaşam öyküsüyle örülmüş detayları ve cam negatiflerin büyüleyici netliği, bu koleksiyonu bir sergiye dönüştürme fikrini doğurmuş. Uzun hazırlıklar neticesinde, tarih ve anılarla dolu bu arşiv, bugün izleyiciyle buluşuyor.

Dönemin İstanbulu’nun, Anadolu’nun ruhu ve yaşamını fotoğraflar ve alıntılar eşliğinde kronolojik bir sırayla anlatan sergiyi bir çırpıda gezmek mümkün değil; çünkü her kare, zamanın içinde saklı sayısız hikâyeye kapı aralıyor. Sergide ilerledikçe, Koyunoğlu’nun dur durak bilmeyen merakı ve enerjisi adeta etrafı sarıyor.  Daha ilk adımda, sergi girişinde alt alta sıralanmış mesleklerin hemen yanlarında, göz göze gelen iki otoportre… Otoportre çektirmeyi besbelli seven Koyunoğlu, burada kendisini bir deli ve bir ayakkabı tamircisi olarak canlandırmış. Hem mizahi, hem biraz alaycı… Ama bir o kadar da sahici. Bu karelerde sadece yüzü değil, çok yönlü ve teatral karakteri de kadraja girmiş gibi. Kimliğe dair oynadığı bu küçük oyun, aslında izleyiciyi onun renkli ve sürprizli dünyasına davet eden ilk kapı.

Nilüfer Çayı kıyısında Arif Hikmet, eşi Mübeccel, kızları Özcan ve akrabaları, Bursa, 1930’lar.

 

Dedik ya bu sergiyi gezmek kolay değil… Adım attıkça, ünlü mimarın aile ve eğitim hayatına dair pek çok kare, pek çok bilgi çıkıyor karşımıza.  Serginin merkezine yerleştirilmiş duvarları boydan boya saran siyah-beyaz kadın portreleri birden tüm dikkatleri üzerine çekiyor. Burası Yeraltı Fotoğrafhanesi… İsmi kadar ilginç bir hikâyesi de var: Savaş yılları… Askerlik yaptığı Kafkas Cephesi’nden dönen ve 1920’lerin İstanbul’unda mimarlık yapamayıp “Ne iş yaparım?” diye düşünen Arif Hikmet’in aklına, 10 yaşından beri ilgi duyduğu, fotoğrafçılık mesleği geliyor. Sergi duvarında yazılı “Şimdi artık ne iş yapayım diye düşündüm, aklıma geldi, benim yetenekli bir sanatım vardı: Fotoğrafçılık,” diye bir alıntı da eşlik ediyor bu hikâyeye. Burada şu bilgiyi de eklemekte fayda var: İlk fotoğraf makinesini de henüz on yaşındayken babasıyla birlikte alışveriş yaptıkları kırtasiyeci Sadık Kehnemuyi’nin vitrininde görüp alıyor. O anı şöyle anlatıyor: “Sadık Bey makineyi vitrinden çıkardı, bunu satışa çıkaran müessesenin adamının kendisine anlattıklarını tekrar etti. Bu 9×12 ebadında cam üzerine resim çeken bir makineydi.”  Elinden hiçbir işin kurtulamadığı Arif Hikmet fotoğraf makinesini kullanımını ve o yıllarda mühim bir mesele olan ecza işini kısa sürede çözüyor ve camları kendi banyo ediyor.

Şiddetli bir kış günü bir değirmen önünde Erzurumlular, 1915–1919.

 

Biz Babıali Caddesi üzerinde, bir bodrum katında kurulan fotoğraf stüdyosunun hikayesine geri dönelim…. Mekânı kendi elleriyle temizliyor, döşüyor ve ona anlamlı bir isim veriyor: Yeraltı Fotoğrafhanesi. Sergi mekanında fotoğrafhanenin ruhunu tam anlamıyla hissettirebilmek için merkezdeki bu alan adeta bir karanlık odaya dönüştürülmüş. Burada duvarları boydan boya kaplayan oldukça canlı ve detaylı siyah – beyaz kadın porteleri sergileniyor. Tipik bir fotoğraf stüdyosu gibi turistlik fotoğraflar çekilip satılan fotoğrafhaneden bugüne kalan en dikkat çekici ayrıntı ise bu sergilenen kadın porteleri…

Dönemin ruhunun çok ötesini yansıtan derin bakışlarla objektife bakan devasa siyah –  beyaz kadın portelerinin ayrıntılarından etkilenmemek elde değil! Cam negatiflerin olağanüstü netliği sayesinde, kıyafetlerin düğme ve toka detaylarından yüzlerdeki çillere kadar, gözle görülmesi zor olan en ince ayrıntılar bile bu fotoğraflarda günümüze ulaşıyor. Dönemin modasının zarif incelikleri, kadınların özgürleşme ve kendini ifade etme çabaları tüm çıplaklığıyla ortada… Portrelerden biri, sisli orman fonu önünde, dalgın ama aynı zamanda cesurca uzaklara bakan zarif bir İstanbul kadınını gösteriyor. Hafifçe açılmış çarşafı, özenle yapılmış saçları, zarif küpeleri ve elinde tuttuğu kürküyle, yüzündeki kararlılık ve derin bakışı, dönemin ruhunu adeta bugüne taşıyor. Takıları, duruşları, bakışları ve kıyafetleriyle hepsi sanki bir zaman makinesinden günümüze ışınlanmış gibi duruyor…

1222’de Alâeddin Keykubad’ın yaptırdığı Akköprü’den Ankara Kalesi’ne doğru görünüm.

 

Serginin bu alanında bir yandan da şehrin sancılı yıllarındaki hüzün de derinden hissediliyor. İstanbul’un işgal altında olduğu yıllar… Koyunoğlu’nun fotoğrafhanesinin hikayesi, dönemin sosyal, ekonomik, politik ve kişisel gerilimlerine direnişin sessiz bir kaydı gibi…  Sergide fotoğraflar anı ve alıntılarla da sık sık destekleniyor. Büyük puntolarla bu bölümde yazılmış “Yeraltı Fotoğrafhanesi, Elektrikli Resimler Alınır,”  cümlesi de – yani flaşla fotoğraf çekildiğine işaret ediyor- bu bölümün dikkat çeken bir diğer ayrıntısı… Bu cümlenin de hikayesine değinmeden geçmeyelim… Başlangıçta ekipman almak için yeterli parası olmayan Koyunoğlu, eksiklerini tamamlamak için geçici işlerin peşine düşüyor. Bir keresinde Mahmud Muhtar Paşa’nın Moda’daki köşkünün tavan süslemeleri için usta aradığını duyuyor; usta kılığına girip işe başvuruyor. Gerçek kimliği ortaya çıkınca ise korkuyla merdivenden düşüp bayıldığını anlatıyor anekdotunda… Ancak yaptığı iş paşanın oldukça hoşuna gidiyor. Buradan elde ettiği kazançla stüdyosunu, İstanbul’da ‘flaşla fotoğraf çeken ilk fotoğrafhane’ haline getiriyor.

Fotoğrafhane, zamanla sanatçılar için bir buluşma noktası oluyor. Ressam arkadaşlarının işlerini sergilediği küçük bir galeriye dönüşüyor. Aynı dönemde İleri gazetesi için foto muhabirliği de yapıyor. Mustafa Kemal’in imzasız yazılarının yayımlandığı bu gazeteye çektiği fotoğraflarla katkıda bulunuyor.

Fotoğraf stüdyosu Milli Mücadele yıllarında da önemli bir rol üstleniyor. Örneğin Anadolu’ya gönderilecek bir silah sandığını stüdyosunda gizliyor. Anlatılanlara göre, oldukça muzip bir karakter olan Arif Hikmet, fotoğraf çektirmeye gelen bir İngiliz askerini bu sandığın üzerine oturtup fotoğraflıyor.

Sanayi-i Nefise öğrencilerinden bir grup. Orta sıra soldan üçüncü ve elinde T cetveli tutan mimar Vasfi Egeli, yanında paletiyle ressam Hayri Çizel, İstanbul, 1910–1914/1915.

 

Gözü pek Koyunoğlu’nun buradaki hikayeleri bu kadarla da kalmıyor. Stüdyosunu haraca kesmeye çalışan bir İngiliz polisini Babıali Yokuşu boyunca kovalıyor; bu olaydan paçayı stüdyosunda portresini çektiği Amiral Bristol’ün eşinin araya girmesiyle kurtarıyor.

Bir Fransız subayın, vitrinde asılı bir Türk kadının fotoğrafını almak istemesine itirazı üzerine çıkan tartışma sonrası İstanbul’dan sahte belgelerle Ankara’ya geçiyor. Koyunoğlu’nun bu stüdyoda çektiği portrelerin büyük bölümü  ne yazık ki günümüze ulaşamıyor. Kadınlara ait cam negatiflerin çoğu, mahremiyet gerekçesiyle baskılar teslim edildikten sonra bizzat kendisi tarafından kırılıyor. Yine de geride kalan fotoğraflar, olağanüstü netliği ve ayrıntılarıyla dönemin tanıklığını sürdürüyor.

Arif Hikmet ile Avusturyalı bir subay, Erzurum, 1915.

 

Fotoğraf tutkusu

Maceraperest bir mimarın hayatına ışık tutan bu kapsamlı sergi, gezilmesi tek güne sığdırılamayacak kadar zengin ve etkileyici. Sergide ilerledikçe, Koyunoğlu’nun  hınzır ruhu da iyiden iyiye kendini göstermeye başlıyor. Duvarlarda, gençlik yıllarından savaş cephelerine, İstanbul’dan Anadolu illerine kadar uzanan çok katmanlı bir görsel arşiv…  Akla gelen başka bir soru da böylesine bir serginin oluşum süreci. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü yöneticisi Gülru Tanman, bu süreci şöyle anlatıyor: “Arif Hikmet Koyunoğlu, Türkiye mimarlık tarihinde önemli bir isim. Özellikle Ankara’nın başkentleşme sürecinde; Resim ve Heykel Müzesi, Etnografya Müzesi ve Yenişehir’deki bazı yapılar gibi şehri değiştiren eserlerin mimarı. Mimarlık tarihçileri onun hakkında çokça yazmış, kendisi de mimarlıkla ilgili fikirlerini ve fotoğraflarını yayınlamış. Doğal olarak pek çok kişi bu serginin bir mimarlık sergisi olmasını bekler. Ancak biz bu sergiyi ‘fotoğraf sergisi’ olarak kurguladık. Çünkü Arif Hikmet Bey, 1903’te, daha 10 yaşındayken eline ilk fotoğraf makinesini almış ve hayatı boyunca fotoğraf makinesini elinden hiç bırakmamış. Sarıkamış’taki zorlu koşullarda bile fotoğraflar çekmiş, Harp Mecmuası’na Hüsrev Gerede aracılığıyla fotoğraflar göndermiş. Bu sergide koleksiyon bize ne istediğini söyledi; biz de Arif Hikmet Koyunoğlu’nun ‘ikinci mesleği’ olarak tanımladığı fotoğrafçılığını ön plana çıkarmayı tercih ettik. Elbette mimarlıkla ilgili bölümler de sergide yer alıyor.”

Arif Hikmet ve askerler Kızıldağ’da kayak taliminde, 1915–1919.

 

1900’lerden 1930’lara uzanan yaklaşık 86 fotoğraf ve 140’a yakın görsel yer aldığı bu serginin hiç kuşkusuz bu kadar etkili, zengin ve renkli olmasının temel nedeni, Arif Hikmet’in nereye giderse gitsin fotoğraf makinesini asla yanından ayırmaması. Özellikle cephede fotoğraf makinesi hep yanında taşıyor; tıpkı bir savaş muhabiri gibi çalışıyor. Zor şartlarda cam negatiflerini yıkıyor. Sergide Harp Mecmuası’na birkaç fotoğrafının yayınlandığı da tespit ediliyor. Onun fotoğrafları sadece savaşın dramatik anlarını değil, aynı zamanda gündelik hayatın ayrıntılarını da belgeler nitelikte… Renkli kişiliği ve yabancı dil bilmesinin de etkisiyle yabancı askerleri de sık sık fotoğraflıyor. Cephede spor yaparken, kayak yaparken çektiği çok bilinen ikonik fotoğraflarını da bu sergide görmek mümkün.

Cesur, vatansever ve güçlü yapısı da sergide dikkat çekiyor. Pek çok kez ölümden dönüyor. Hiç kuşkusuz hayatına dair dikkat çeken bir başka ayrıntı ise Sarıkamış’tan sağ kurtulan az sayıdaki askerden biri olması… Her ortamda yaşama tutunmayı da başarıyor.  Kafkas Cephesi yolculuğunda Konya, Kayseri, Niğde ve Aksaray gibi Osmanlı-Selçuklu mimarisinin yoğun olduğu şehirlerde çektiği fotoğraf ve çizim çalışmalarıyla bu yolculuğu adeta bir kültür gezisine dönüştürüyor.

Arif Hikmet Koyunoğlu’nun otoportresi, 1968 (?).

 

Sergide, Arif Hikmet’in aile ve eğitim hayatına dair fotoğraf ve belgeler de yer alıyor. 1893 doğumlu olan Koyunoğlu’nun Sanayi-i Nefîse Mektebi’nde Osman Hamdi Bey ve Hoca Ali Rıza gibi önemli isimlerden eğitim alışı da dikkat çekiyor. Mimarlıkla birlikte resim ve çizim alanında da sağlam bir altyapı edinen Koyunoğlu, bu çok yönlü eğitimi sayesinde mimarlık ve fotoğrafçılığı ustalıkla harmanlıyor. Sergide ayrıca Ankara, İstanbul, Bursa, Nevşehir ve Kırşehir gibi kentlerdeki Selçuklu ve Osmanlı yapılarının yanı sıra Koyunoğlu’nun tasarladığı Ankara’daki Türk Ocağı Binası’nın detaylını da görmek mümkün.

Balkanlar’dan Kafkaslar’a, Erzurum’dan Napoli’ye uzanan savaşlar ve sürgünlerle dolu hayatı boyunca cesur ve maceraperest ruhunu hiç kaybetmeyen Koyunoğlu, bu sergiyle çok yönlü kişiliğini, kararlılığını ve yaşadığı dönemin ruhunu fotoğrafları ve anılarıyla birlikte gözler önüne seriyor. Gelin bu maceraperest kişiliğin renkli yaşam yolculuğunu onun bir anısı ile sonlandıralım: “1911 yılında, henüz 18 yaşında bir delikanlıyken, Aksaray’da bir aile dostlarının düğüne sağdıç olarak katılan ve gece rahatsızlanan Yüzbaşı Mustafa Efendi (Atatürk) ile ilgilenir. Yüzünü yıkar, başına havlu sarar, kolonyayla şakaklarını ovup yatağa yatırır…”

Bu özel sergi, Mayıs 2026’ya kadar görülebiliyor.

 

Kapak Fotoğrafı: Arif Hikmet’in Yeraltı Fotoğrafhanesi’nde çektiği bir kadın, İstanbul, 1920–1921. (detay)

İlginizi Çekebilir