Kadın sürrealist sanatçıların sanat tarihinde yeterince görünürlük kazanamadığı gerçeği, bu yıl gerçekleşen sergiler aracılığıyla yeniden gündeme taşındı. Sürrealist hareketin kanonlaşmış tarihyazımı, yıllar boyunca erkek sanatçıların hegemonik anlatısı etrafında şekillendi. Ancak bu anlatı, hareketin kadın sanatçılar tarafından ne ölçüde zenginleştirildiğini ve dönüştürüldüğünü gölgelemekten öteye gidemedi. 1920’lerden itibaren sürrealist estetik içinde geliştirdikleri özgün plastik dil aracılığıyla, bu kadın sanatçılar yalnızca bilinçaltının topografyasını keşfetmekle kalmadılar; aynı zamanda toplumsal cinsiyet kodlarını altüst eden radikal bir sanatsal pratik inşa ettiler. Bugün ise yeniden keşfedilmeyi bekleyen mücevherler gibi müze ve galerilerin büyüteci altında görünürlük kazanmaya başladılar.

Gertrude Abercrombie, “Where or When (Things Past)”, 1948, Madison Museum of Contemporary Art, Wisconsin, Gertrude Abercrombie Trust hediyesi
Gertrude Abercrombie: ‘Amerikan Gotik’inin sürrealist dönüşümü
Gertrude Abercrombie’nin (1909–1977) resimsel evreni, sürrealizmin Amerikan kıtasında nasıl özgün bir biçim aldığının en iyi örneklerinden biridir. Şikago’nun endüstriyel atmosferinden beslenen bu sanat dili, Avrupa sürrealizminden farklı olarak minimalist bir sembolizm geliştirmiştir. Abercrombie’nin tuvalleri, sade figüratif öğelerle izleyiciyi düşünmeye davet eden sessiz mekânlar yaratırken; sürekli tekrarlanan motifler –siyah kediler, çıplak ağaçlar, boş iç mekânlar– kişisel bir mitoloji oluşturur. Bu sembolik dünya, sanatçının yaşadığı mekân ile sanatsal üretimi arasındaki sınırları bulanıklaştıran bir ‘yaşam sanatı’ anlayışına işaret eder.
Lincoln Park’taki evi, Charlie Parker ve Dizzy Gillespie gibi caz efsanelerinin uğrak yeri olarak, müzik ve resim arasında köprü kuran deneyimlerin merkezi hâline gelmiştir. Sanatçının en önemli eserlerinden biri olan “Self-Portrait in a Convex Mirror” (1948), Jan van Eyck’in “Arnolfini Çifti”nden ilham alırken; çarpık ayna motifi, modern bir kimlik sorgulamasına dönüşür. Konveks aynanın bozuk yansıması, öznenin bütünlüklü kimlik yanılsamasını kırarak Freudyen anlamda parçalanmış benlik deneyimini görünür kılar. Abercrombie’nin retrospektifi, sanatçının ölümünden neredeyse elli yıl sonra Carnegie Museum of Art’ta açıldı ve bu sergi onun nesnelerin doğasını derinlemesine inceleyen, büyülü gerçekçilik ve sürrealizm ekseninde şekillenen kişisel dilini kapsamlı biçimde gözler önüne serdi.

Bona de Mandiargues, “Untitled (1982)”. Alison Jacques izniyle, © The Estate Bona de Mandiargues
Bona de Mandiargues: Arzunun görsel dili
Doğduğu adıyla Bona Tibertelli de Pisis’in (1926–2000) sanatsal üretimi, sürrealist hareketin ikinci kuşağında kadın arzusunun nasıl görsel bir dile dönüştüğünü gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. 1940’ta Paris’e taşınan sanatçı, André Breton, Max Ernst, Dorothea Tanning, Meret Oppenheim, Hans Bellmer, Leonor Fini ve Man Ray gibi sürrealist hareketin önde gelen isimleriyle tanıştı. Yazar André Pieyre de Mandiargues ile 1950’ye kadar süren çalkantılı evliliği, sanatında belirleyici rol oynadı.
Edebiyatla iç içe gelişen plastik araştırmaları, erotizmi yalnızca bir tema değil, varoluşsal bir deneyim alanı olarak ele almasını sağladı. “Les Amoureux” serisinde anatomik parçaları yeniden düzenleyerek insan bedenini arzu nesnesi konumundan öznelliğe taşıdı. Bona, kolajlarında ataerkil bakışın kadını parçalayan yaklaşımına karşı paradoksal bir strateji geliştirdi: Bedeni parçalayarak fetişist bakışın kontrolünden kurtarma girişimi.
1960’lardaki fotoğraf serileri, dönemin deneysel sanat yaklaşımlarını yansıttı. “Métamorphoses” projesi, kadın kimliğinin sabit değil, dönüşen bir süreç olduğunu gösterdi. İnsan formlarının bitkisel ve mineral unsurlarla birleştiği bu çalışmalar, özne-nesne ayrımını sorgulamaya açtı. Sanatçının retrospektif sergisi, geçtiğimiz yaz Londra’daki Alison Jacques Galeri’de izleyiciyle buluştu.

Kay Sage, Starlings, “Caravans”, 1948, tuval üzerine yağlıboya, 81.3 x 99.1 cm, © ADAGP, Paris
Kay Sage: Kayıp geleceklerin ressamı
Kay Sage’in (1898–1963) sanatı, sürrealizmin manzara geleneğini karanlık, post-endüstriyel ve distopik bir evrene dönüştürmesiyle tanınır. Amerikan sürrealizminin önde gelen isimlerinden biri olan Sage, Avrupa’da aldığı klasik sanat eğitiminin ardından 1930’larda New York sanat sahnesine dahil oldu. 1939’da Fransız sürrealist Yves Tanguy ile tanıştı ve kısa süre sonra evlendiler. Ancak bu birliktelik, sanatsal üretiminde bir kırılma yarattı: Tanguy ile kurduğu ortak yaşam, zamanla Sage’in özgünlüğünü gölgede bırakan bir anlatının parçası hâline geldi.
Sage’in resimlerinde görülen belirsiz mimari yapılar, sert geometrik formlar ve terkedilmiş peyzajlar, dönemin modernleşme deneyimlerini varoluşsal bir yalnızlıkla yorumlar. Özellikle Soğuk Savaş sonrası atmosferin şekillendirdiği melankoli, onun renk paletine yansır: Mat griler, kum rengi, donuk maviler… Bu soğuk tonlar, izleyiciyi hem fiziksel hem de psikolojik olarak yabancılaştırır. Yapıtlarındaki figürsüzlük ve mekânların ıssızlığı, insanın yerini kaybettiği bir geleceği imler. Bu açıdan Sage’in imgeleri, Giorgio de Chirico’nun metafizik mekânlarını andırsa da çok daha modern bir felaketin önsezisiyle yüklüdür.

Toyen, “Among the Long Shadows”, 1943
Toyen: Cinsiyet sınırlarını aşan sanatçı
Marie Čermínová (1902–1980), bilinen adıyla Toyen, sürrealist hareket içinde yalnızca sanatsal üretimiyle değil, cinsiyet kimliği ve yaşam biçimiyle de radikal bir kırılma noktasıdır. Çekya doğumlu olan Toyen, ismini Fransızca ‘citoyen’ (yurttaş) kelimesinden türetmiş; böylece hem ulusal aidiyetten hem de cinsiyet kategorilerinden bilinçli bir uzaklık kurmuştur. Bu tutum, yalnızca bir kimlik tercihi değil, aynı zamanda patriyarkal sanat sistemine yöneltilmiş sistematik bir eleştiridir. Erkek giyimi tercih etmesi, üçüncü şahıs zamirlerinden kaçınması ve kamusal alandaki performatif varlığı, bugün queer sanat teorisi bağlamında yeniden okunmaktadır.
1920’li yıllarda Çek avangardının içinde yer alan Toyen, Devětsil ve Poesie teorik kolektifleriyle ilişki kurdu. 1935’te Paris’e taşındı ve André Breton ile dostluk geliştirdi. Ancak II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Nazi işgali altındaki Prag’a dönmek zorunda kaldı. 1942 yılında Yahudi yazar ve şair Jindřich Heisler ile derin ve üretken bir işbirliğine girerek, onu Nazi takibinden korumak adına tüm savaş boyunca evinde sakladı. Bu yaratıcı dayanışma dönemi, hem politik cesaret hem de sanatsal direniş açısından son derece önemlidir.
Toyen’in üretiminde cinsiyet, sabit bir kimlik değil; akışkan, çok katmanlı ve dönüşen bir performanstır. Kadın bedeni çoğu zaman tanınmaz hâlde betimlenir; bazen bir manzara, bazen bir gölge, bazen de erotik ama tanımsız bir form olarak karşımıza çıkar. Bu estetik tercih, feminist okumalara olduğu kadar queer kuramlarına da kapı aralar. 1980’de Paris’te hayata veda eden Toyen, ölümünün ardından uzun yıllar görmezden gelindi; ancak 21. yüzyılın başından itibaren, özellikle queer ve post-feminist sanat tarihi çalışmalarıyla yeniden görünürlük kazandı.

Remedios Varo, “Simpatía (La rabia del gato) (Sympathia)”,1955. Art Institute Of Chicago izniyle
Remedios Varo: Bilim ve büyünün buluşması
İspanyol sürgün sanatçı Remedios Varo’nun (1908–1963) Meksika’daki üretim dönemi, Latin Amerika sürrealizmine özgü karma bir estetik anlayışın gelişimine önemli katkılar sundu. 1930’lu yıllarda İspanya’daki savaş ortamından kaçarak Paris üzerinden Meksika’ya yerleşen Varo, burada geçirdiği yıllarda yalnızca sanatsal üretimini değil, aynı zamanda düşünsel dünyasını da derinleştirdi. Meksika’nın kadim mitolojisiyle Avrupa entelektüel mirasını bir araya getiren Varo, bilim, büyü, okültizm, simya, astronomi ve matematik gibi alanlardan ilham alarak kendi evrenini kurdu.
Varo’nun resimsel evreninde görülen figürler genellikle androjen özellikler taşır; makine, doğa ve insan arasındaki sınırları bulanıklaştırır. Onun sanatında makine, canlı bir organizmaya; insan, evrimleşen bir metafizik varlığa dönüşür. Bu bağlamda, Michel Foucault’nun ‘bilgi arkeolojisi’ kavramı, Varo’nun yapıtlarında görsel bir karşılık bulur.
Sanatçı 1963 yılında yaşamını yitirdiğinde geride 500’ün üzerinde eser bıraktı; bunların çoğu Meksika’da üretildi ve Latin Amerika sanat tarihinde kalıcı izler sundu. Şair Octavio Paz, Varo için şöyle yazar: “Sanki elleriyle değil, gözleriyle resim yapıyormuş gibi… Remedios tuvali süpürüp şeffaf yüzeyine berraklıklar yığıyor.”

Ithell Colquhoun, “Gorgon”, 1946. Özel Koleksiyon & Ben Hunter Londra izniyle. Fotoğraf: Jack Elliot Edwards.
Ithell Colquhoun: Cornwall mistisizmi ve feminist okültizm
1906 yılında Hindistan’da doğan Ithell Colquhoun, İngiliz sürrealist hareketin en sıra dışı figürlerinden biri. Aristokrat bir aileden gelen Colquhoun, sanatsal ve spiritüel yolculuğunu erken yaşlarda başladı, İngiltere’ye yerleştikten sonra paganizm, simya, okültizm ve doğa mistisizmiyle yakından ilgilendi. Özellikle Cornwall bölgesinin gizemli peyzajı, onun sanatsal ve düşünsel yönelimlerini belirleyen başlıca etken oldu.
Colquhoun’un sanatı, André Breton’un otomatik yazım ilkelerini resimsel alana taşıyan öncü uygulamalar içerir. Otomatik çizim ve boya dökme teknikleriyle çalışarak kontrolsüz akışların ortaya çıkmasına izin verir; bu yöntem, bilinçdışının doğrudan yüzeye aktarılmasını hedefler. Renkçi bir sürrealist olan sanatçı, özellikle 1946 tarihli “Alcove” adlı tablosunda optik sinirleri zorlayan yoğun ve parlak bir palet kullanarak izleyiciye adeta büyülü bir görsel saldırı yöneltir.
Akışkan boyama tekniği, kadın arzularının kontrolsüzlüğünü ve ataerkil temsil sistemlerinden kaçışını görselleştirir. Sanatçının renk paleti –derin deniz mavisi, kan kırmızısı ve altın sarısı– simyasal dönüşümün sembolik kodlarını yansıtan güçlü bir göstergedir.
Colquhoun yalnızca bir ressam değil, aynı zamanda bir yazar, okültist ve spiritüel araştırmacıydı. Geçtiğimiz yıl Tate St. Ives’ta düzenlenen “Between Worlds” sergisi, sanatçının doğayla kurduğu mistik ilişkinin kapsamlı bir panoramasını sundu.

Leonora Carrington, “Les Distractions de Dagobert” (1945). Sotheby’s izniyle
Leonora Carrington: Mitolojinin feminist yeniden yorumu
1917 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Leonora Carrington, sürrealist hareketin en özgün ve entelektüel figürlerinden biri olarak kabul edilir. Genç yaşta Avrupa sanat çevrelerinde dikkat çekmeye başlayan Carrington, 1942’de Meksika’ya taşındı ve hayatının geri kalanını burada geçirdi. Meksika’daki üretim süreci, onun sanatsal dilini yalnızca biçimsel anlamda değil, ontolojik düzeyde de dönüştürdü. Bu dönemde Remedios Varo ve fotoğrafçı Kati Horn’la yakın arkadaşlıklar kurdu; simya, ezoterizm, kadın mitleri ve anaerkil sembolizm gibi temalara yöneldi.
Sanatçının edebiyatla olan ilişkisi de son derece belirleyicidir. Resimlerinde ve yazılarında yaratılan dünya, yalnızca düşsel değil; aynı zamanda ideolojik ve politik bir direniş alanıdır. Meksika deneyimi, Carrington’ın estetik anlayışında melez ve kozmopolit bir kimlik inşasına neden oldu; yerel mistik geleneklerle Avrupa okültizmi arasında kurduğu köprü, kültürel çeviri kuramlarına görsel bir katkı sundu.
Carrington’ın feminist anlatısı, günümüz queer ve post-feminist sanat pratikleri için önemli bir kaynak olarak değerlendiriliyor. Onun mitolojik yeniden yazımları, yalnızca sanat tarihi içinde değil; çağdaş sanatın yönelimleri içinde de yeniden yankı buluyor.
Bu yedi sanatçının üretimleri, sürrealizmin tek sesli bir erkek projesi olmadığını; aksine çok sesli, melez ve dönüştürücü bir alan olduğunu ortaya koyuyor. Feminist sanat tarihi yazımındaki güncel gelişmeler, bu sanatçıların uzun süre marjinalleştirilmiş konumlarını yeniden değerlendirme olanağı sunuyor. Her biri özgün plastik dilleriyle sürrealist estetik paradigmalarını hem zenginleştiren hem de dönüştüren bu kadın sanatçıların yeniden keşfi yalnızca tarihsel bir düzeltme değil, çağdaş sanat için de güçlü bir referans noktası. Post-feminizm ve queer kuram bağlamında; Toyen’in cinsiyet performansı, Bona’nın erotik anatomisi ve Carrington’ın mitolojik alternatifciliği güncel sanat tartışmalarına ilham vermeye devam ediyor.
Kapak Görseli: Leonora Carrington, “The Kitchen Garden on the Eyot”, 1946, ahşap panel üzerine tempera, 30 × 50 cm, Peggy Guggenheim’ın Whitney Chadwick onuruna yaptığı bağışla takas yoluyla satın alındı, 2019, SFMoMA © Estate of Leonora Carrington / Artists Rights Society (ARS), New York