Bu yıl Çanakkale kültürünün başat parçalarından biri olan seramiğe odaklanan Çanakkale Bienali‘nin açılışı 10 Ekim’de, hem koleksiyon zenginliği hem de topografyaya uyum sağlayan mimarisiyle kentin gözbebeği olan Troya Müzesi’nde yapıldı. Sanatçılar, kamu kurumları ve üniversite temsilcileri ile destekçiler, 2008’den bu yana süren bienal yolculuğunun onuncu durağı için bir araya geldi. Bienalin kurucusu Seyhan Boztepe, “Çanakkale’ye bienal çok yakıştı” sözleriyle yirmi yılı aşkın süre önce kurulan hayalin onuncu edisyona ulaşmasından duyduğu mutluluğu paylaştı. Çanakkale Belediye Başkanı Muharrem Erkek, “Bir kentte kültür ve sanat varsa o kent çok iyi yolda demektir, özgür demektir” diyerek kültür ve sanatın kent yaşamındaki öneminin altını çizdi. Bienalin yönetici küratörü Deniz Erbaş ise büyük kentlerin dışında bir bienali sürdürmenin yerel kurumlar, üniversite, sivil toplum, sanatçılar ve destekçiler arasında kurulan dayanışmaya dayandığını vurguladı.

Metcezir: Suyun ve toprağın kenti
Boğaz’ın iki yakası arasında kurulan Çanakkale, varlığını suyla toprağın karşılaşmasına borçlu bir kent. “Metcezir // Ebb & Flow” başlığı da bu karşılaşmayı kentin kıyı ekolojileri, seramik üretimi ve kültürel hafızası üzerinden okuyor. 10. edisyon, kentin farklı mekânlarına dağılırken burada yüzyıllardır süren devingen üretimi sanatçı gözünden görünür kılmayı amaçlıyor.
Bu karşılaşmanın en somut tanığı Troya. Antik çağda denize açılan bir koyun kıyısında yükselen kent, bugün kıyıdan kilometrelerce içeride duruyor. Karamenderes ve Dümrek çaylarının binlerce yıl boyunca taşıdığı alüvyon koyu doldurmuş, deniz çekilmiş ve verimli bir ova oluşturmuş. Çanakkale’de metcezir, suyla toprağın yüzyıllar içinde birbirine dönüşmesinin adı gibi. Suyla taşınıp suyla şekillenen, ateşte kalıcılaşan kil de bu döngünün tam ortasında duruyor. Bu verimli topraklar yüzyıllar boyu çeşitli medeniyetlere evsahipliği yaptığı gibi tarımın yanı sıra seramik üretiminin de merkezi haline geliyor.
Bienalin mekân seçimleri de bu hafızanın izini sürüyor. CABININ’in yıl boyu çalışan sanat mekânı MAHAL, Sarıçay kıyısındaki eski bir palamut deposundan dönüştürülmüş. Geçmişte okul ve tütün deposu olan yapıdaki Troia Vakfı M. Osman Korfmann Kütüphanesi, Troya arkeolojisine dair birikimiyle seramik ağırlıklı bir seçkiyi ağırlıyor. Balıkhane’deki sergi deniz ekosistemlerinden kıyı yaşamına uzanırken, Küçükkuyu’daki eski sabunhane binasında yer alan Adatepe Zeytinyağı Müzesi, Adatepe’nin taş evlerindeki İda Blue ve Yukarı Tartışık Köyü’ndeki ORMOS bienali kentin dışına, kırsalın gündelik dokusuna taşıyor.
Sanayi sitesindeki atölyelerden oluşan ASTİM’in üretim alanlarını ziyarete açması ise bienalin yalnızca sergilemekle yetinmeyip kentteki üretimin kendisini de görünür kılma çabasının bir parçası.
Özel odak: Seramik
Araştırmalara göre Çanakkale merkezindeki seramik üretimi 17. yüzyılın ikinci yarısında, Ezine’ye bağlı Akköy’den gelen ustalarla başladı; 1699’da kenti ziyaret eden İngiliz gezgin Edmund Chishull, burada yapılan sırlı testilerden söz ediyordu. 19. yüzyılda zirveye ulaşan üretim; kahverengi, mor, turuncu ve krem tonları, altın yaldızı, kuş ve at başlı testileri, yelkenli, balık ve cumbalı ev betimli tabaklarıyla kendine özgü bir üslup oluşturdu. Çanakkale işi olarak bilinen bu üretimler İstanbul’dan Ege Adaları’na, Kahire, Kudüs ve Şam pazarlarına kadar ulaştı.
Yirminci yüzyılın başında kentteki atölyeler Avrupa mallarıyla rekabet edemeyerek birer birer kapandı; ancak gelenek hiçbir zaman tamamen kesilmedi. 1957’de Çan’da kurulan ve bugün Kale Grubu’nun çekirdeğini oluşturan Çanakkale Seramik, bölgenin toprağını sanayi ölçeğinde üretime dönüştürdü. Bugün ise kentte atölyesini kuran çok sayıda sanatçı bu birikimi çağdaş bir dille sürdürüyor.
Bienalde ilk kez sunulan “Özel Odak: Seramik” bölümü, bu uzun hafızayı bugüne bağlıyor. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin (KTSM) yürütücülüğünde Yasemin Ülgen’in kurguladığı seçki, Troya Müzesi’nde Füreya Koral gibi Türk seramik sanatının öncü isimleriyle A. Serkan Aka, Ayça Telgeren, Aylin Zaptçıoğlu, Burçak Bingöl, Canan Bozbağ, Edward Burtynsky & Alkan Avcıoğlu, Elif Uras, Lara Ögel, Melike Abasıyanık Kurtiç, Meral Değer, Merve Mepa, Nermin Kura, Oddviz, SEDNA, SENA, Tardu Kuman, Uğur Cinel, Volkan Aslan, Yaren Yıldız ve Yasemin Özcan gibi farklı kuşaklardan sanatçılarla bir araya getiriyor. Arkeolojik buluntuların hemen yanında sergilenen çağdaş yapıtlar, binlerce yıllık bir malzemenin bugün nasıl yeniden düşünülebileceğini soruyor. Aylin Zaptçıoğlu’nun denizkabuğundan çıkan elleri betimleyen “Pina Nobilis” heykeli ve SENA’nın içe dönük insanın ruh halini hatırlatan seramikleri bir yandan malzemenin kullanım alanının genişliğine dikkat çekerken kırılganlığını da izleyiciye hatırlatıyor. Müzenin bahçe alanına çıktığınızda küratör Yasemin Ülgen’in tariflemesiyle “En büyük meşe ağacı”nın dallarına konumlanmış , Tardu Kuman’ın buluntu nesnelerden oluşan ağır metal heykellerinin sesi ağaçların fısıltısı arasında birer çan görevi görüyor.

Ses bu bienalde sıklıkla karşımıza çıkan bir unsur. Tophane Noise Band’in ASTİM’de gerçekleşen performansında kullandığı devasa enstrüman, buluntu nesnelerden oluşturulmuş bir ses makinesi. Doğal olanla insan yapısı olan arasındaki sınırı belirsizleştiriyor. Truva Müzesi’nde sergilenen Merve Mapa’nın seramik kaselerden ürettiği ses yerleştirmesi arkeolojik malzemenin fiziksel ve hesaplamalı sistemler arasında dolaşımını takip ediyor.
Seramik ve ses vurgusu müzeyle de sınırlı değil. Ebru Nalan Sülün’ün küratörlüğünü üstlendiği Mavi Ev’de Gülden Ataman’ın seramik müzik aletlerini Çanakkaleli müzisyenler çalıyor; Derya Geylani ise “Sessizce Yükselen,” isimli işinde buluntu nesnelerle, kum ve üfleme cam arasında hem malzeme hem de iç-dış ilişkisi üzerinden bağ kuruyor. Korfmann Kütüphanesi’nde Funda Susamoğlu’nun “Horoz Taşıyan Çocuk” çalışması Troya Müzesi’ndeki bir terakota figürden yola çıkarken, Eymen Aktel’in kerpiç üretimi Troya’nın mimari buluntularını bölgenin yapı geleneğiyle birlikte ele alıyor. Köprübaşı’ndaki Bienal Parkı’nda ise Kay Aplin’in Troya’nın dokuz yerleşim katmanından esinlenen ve Çan’da üretilen karolarla hazırlanan kamusal yapıtı, bienalin ardından kentte kalıcı olarak kalacak.
Yirmi yıllık bir dayanışma hikâyesi
Çanakkale Bienali’nin kökleri, Seyhan Boztepe’nin öncülüğünde 2006’da kurulan ve ilk yıllarında kentte uluslararası çağdaş sanat sergileri düzenleyen sivil girişim CABININ’e dayanıyor. İlk bienal 2008’de gerçekleşti; 2012’deki üçüncü edisyondan itibaren sanat yönetmenliğini ve eş küratörlüğünü Beral Madra üstlendi. Bienal, kısa sürede büyük kentlerin dışında düzenli olarak sürdürülen ender çağdaş sanat buluşmalarından biri hâline geldi.
Yol her zaman düz olmadı. Göç temasıyla 42 sanatçıyı bir araya getirmesi planlanan 2016 edisyonu, açılışına üç haftadan az süre kala dönemin siyasi atmosferi gerekçesiyle iptal edildi. Bienal 2018’de geri döndü ve sonraki edisyonlarda da üretmeyi sürdürdü; 2024’teki dokuzuncu edisyon “Let Time Run its Course” başlığıyla düzenlendi. Bugün CABININ, yıl boyu açık olan MAHAL ve StudioMAHAL gibi mekânlarla bienal yılları arasında da kentte sürekli bir sanat varlığı sürdürüyor.
Onuncu edisyonda bienal kurulu Deniz Erbaş, Ebru Nalan Sülün, Gu Zhenqing, Halil Yoleri, Loukia Thomopoulou, Rüstem Aslan, Seyhan Boztepe, Vince Briffa ve Yasemin Ülgen’den oluşuyor. Bienal; Dardanel, Kale Grubu ve KTSM’nin ana desteği, Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Çanakkale Belediyesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin iş birliğiyle gerçekleşiyor.
Bienalin dikkat çekenleri
Troya Müzesi:
Aylin Zaptçıoğlu Pina Nobilis, 2024
Merve Mepa, Kaynak Bilinmiyor, 2026
Volkan Arslan, Müzisyen, 2026
SENA, Halim, 2026
Tardu Kuman, Pagan sesler No: 8, 1995-2010
Mavi Ev:
Derya Geylani, Sessizce Yükselen, 2026
Mahal:
Johannes Vogl, Yaz Yağmurunun Kokusu, 2025
Sunbin Lim, Şişe, 2026
Zeytinyağı Müzesi:
Fulya Çetin, Rüzgarla Büyüyen Serisi, 2025
Yukarı Tartışık Köyü:
Stijn Ank, Vücut Bulmak, 2026
Bienalin ana sergileri 20 Kasım’a kadar ziyaret edilebilecek; söyleşi, panel, çocuk ve yetişkin atölyeleri, konser ve film gösterimleri ise 27 Kasım’a dek sürecek.