Mardin’de bienal zamanı

İki yılda bir kadim Mardin’in taşlarına başka bir ses karışıyor. Sokaklar kalabalıklaşıyor, oteller doluyor, dünyanın farklı yerlerinden sanatçılar, küratörler, koleksiyonerler, gazeteciler aynı göğe bakıyor. Her edisyonunda biraz daha büyüyen Mardin Bienali bu yıl “GÖKzemin” başlığıyla Dara Antik Kenti’nden Deyrulzafaran Manastırı’na, Kızıltepe Ateş Beyler Hamamı’ndan Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi’ne uzanıyor. 20 ülkeden 42 sanatçı ve sanatçı grubunu bir araya getiren bienal, 21 Haziran’a kadar Mardin’in taş sokaklarına karışmayı sürdürüyor.

Semra Dursun

 

15 Mayıs’ta başlayan 7. Mardin Bienali, Çelenk Bafra küratörlüğünde yerli ve yabancı sanatçıları bir kez daha taşın, göğün ve hafızanın şehrinde buluşturuyor. Direktörlüğünü Döne Otyam ile Hakan Irmak’ın üstlendiği bienal, bu yıl ilk kez eski şehrin sınırlarını aşarak kentin başka katmanlarına yayılıyor.

 

Hafızamda taşıdığım bir şehir

Mardin’e her gelişimde aynı duygu çöküyor içime. Sanki zaman burada başka türlü akıyor. Bir yanı alabildiğine taş, bir yanı uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovası. Sarı sıcak iklimin altında hanların, konakların, dar çarşıların arasından yürürken insan bazen bugünde değil de eski bir hikâyenin içinde dolaştığını hissediyor. Şehrin merdivenli sokaklarında bir kapının ardında başka başka zamanların sesi geliyor. Biraz ileride kahve kokusu yükseliyor. Sonra göğe doğru açılan o sarı taşlı teraslar…

İnsanın bu şehirde büyülenmemesi elde değil. Mardin bazen Italo Calvino’nun “Görünmez Kentler”inden taşın içine yerleşmiş bir sahne gibi duruyor. Ama benim için biraz daha başka bir yerde galiba. Yıllar önce dinlediğim hikâyeleri, aynı şeylerin peşinden giden insanları, başka hayatlardan kalan anıları da taşıyor.

 

Üniversite yıllarında Marmara Üniversitesi’nde gazetecilik öğrencisiyken Kayıhan Güven’in başında olduğu MİHA’da günlerimiz haber konuşarak geçerdi. Hoca’nın masamızdan eksik etmediği iki kitap vardı o yıllar: Yaşar Kemal’in “Bu Diyar Baştan Başa”sı ile Fikret Otyam’ın “Gide Gide”si. Neredeyse her gün o kitaplardan söz eder, “Hâlâ bir ekmek sıcaklığındalar,” derdi. Anadolu’yu anlatmanın başka bir dili vardı çünkü o satırlarda.

Biz de o yılların heyecanıyla bir proje başlatmıştık. Adını Antalya’da yaşayan Fikret Otyam’dan izin alarak koyduk: Gide Gide. İlk durak ise Mardin’di.

O zamanlar arkadaşlarım Haydarpaşa’dan kalkan trenlerle Diyarbakır üzerinden Mardin’e gitmişti. Ben o yolculukta yoktum. Ama bazı şehirleri insan gitmeden de tanıyor galiba. Çocukluğunun bir dönemini bu şehirde geçiren Kayıhan Hoca’nın anlata anlata bitiremediği Mardin’i yıllarca hayallerimde taşıdım. Taşını, rüzgârını, insanını… Rıdo’nun kebabını. Dar sokaklarını. Bir şehir bazen insanın zihnine masal gibi kazınıyor.

Yıllar sonra bienal için kente ilk kez geldiğimde hissettiğim şey biraz buydu sanırım. İlk kez görmüyor, gecikmiş bir hatıranın içine yürüyordum sanki.

Belki de Döne Otyam’ın yıllardır burada kurduğu şeyin içinde tam da bu duygu vardı. Anadolu’ya duyulan o bitmeyen merak… Uzak şehirlerin hikâyelerini birbirine taşıma arzusu… İnsan seslerini yan yana getirme hâli…

Michael Rakowitz, Slavs and Tatars

 

GÖK ile zemin arasında

2010’da “Abbarakadabra” diyerek başlayan yolculuk bugün artık dünyanın farklı yerlerinden sanatçıların ve izleyicilerin takip ettiği uluslararası bir buluşmaya dönüşmüş durumda. Ama bütün bu görünürlüğün altında hâlâ çok insani bir emek var. Dar sokaklardan taşınan eserler, tarihi yapılarda kurulan sergiler, küçük bir ekibin yıllardır sürdürdüğü büyük bir inat…

Açılış günü Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi’nin önünde kalabalık yavaş yavaş toplanıyor. Telefonlar havada. Herkes kayıt alıyor. Dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçılar, gazeteciler, koleksiyonerler, Mardinliler… Avluda tuhaf bir dikkat hâli var. Bir bienal açılışından çok, ortak bir düşüncenin etrafında toplanılmış hissi.

Ekibin en önemli parçalarından biri Hakan Irmak. Bienalin sanat yönetmeni ve koordinatörü olan Irmak, yıllardır Döne Otyam’ın en yakın yol arkadaşlarından biri. Açılış günü müzenin önünde bir yandan konuklarla ilgileniyor, bir yandan mekânlar arasında koşturuyor. Yıllardır büyüyerek devam eden bu organizasyonun görünmeyen yükünü taşıyan isimlerden biri olduğu ilk bakışta hissediliyor. Yaptığı konuşmada “Mardin yalnızca bir kent değil; bienalin yaşayan ortağı,” derken aslında bütün bu emeğin neden hâlâ bu kadar canlı kaldığını da anlatıyor biraz.

Camila Rocha

 

Çelenk Bafra konuşmasına başladığında etraf sessizleşiyor. Küratör yalnızca bienalin kavramsal çerçevesini anlatmıyor; sanki bütün rotayı zihninde yeniden kuruyor. Çok hâkim, çok dikkatli. Her cümlenin nereye vardığını biliyor.

“Birlikte düşünmenin, birlikte hissetmenin ve birlikte hayal kurmanın imkânlarını kutlamak üzere hoş geldiniz,” diyor önce.

Ardından “GÖKzemin”in neden seçtiğini anlatıyor. Gerçek ile hayal, maddi ile manevi, politik ile poetik arasında yeni geçitler açma arzusundan söz ediyor. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyin, birbirine karşıt gibi duran dünyaları birlikte hayal edebilmek olduğunu anlatıyor.

Ve kuşlar…

Attâr’ın hakikatin peşindeki kuşları da orada, Aristophanes’in mizah ve ütopya kuran kuşları da. Bafra konuşurken bu iki metin yalnızca bir referans olmaktan çıkıyor; bienalin bütününe yayılan bir ruha dönüşüyor.

 

İlk durak: Deyrulzafaran

Ertesi sabah otobüslerle Deyrulzafaran Manastırı’na doğru yola çıkıyoruz. Eski Mardin geride kalırken herkes cam kenarında. Telefonlar yine havada. Yol boyunca taş, toprak, sarı ışık, ova…

Manastırın kapısından içeri girmeden önce bizi Vahap Avşar’ın iki işi karşılıyor. Buraya taşınma hikâyeleri de en az eserlerin kendisi kadar ilginç. Sanki o işler yıllardır bu coğrafyada duruyormuş hissi yaratıyor.

İçeri girince ise bambaşka bir hava çarpıyor yüzümüze. Sessiz ama yoğun. Taş duvarların arasından serin bir rüzgâr geçiyor. Bir tür ruhani ağırlık dolaşıyor avluda.

Canan Dağdelen

 

Çelenk Bafra burada da grubun önünde. Tek tek işleri anlatıyor. Yerli ve yabancı sanatçılar da ona eşlik ediyor. Kimi zaman bir işin önünde durup sanatçıyı çağırıyor, kimi zaman bir metinden söz ediyor.

Canan Dağdelen işini anlatırken Attâr’ın kuşlarından bir bölüm okuyor. Avlunun taşlarında yankılanan ses bir anda mekânın parçası oluyor. İnsan o an bienal gezmiyor da yüzyıllardır orada süren bir anlatının içine karışıyormuş gibi hissediyor.

Maro Michalakakos’un birbirine yaslanan formları, Pelin Kırca’nın  videosu, Isaac Chong Wai’nin demir parmaklıklardan yaptığı teknesi… Manastırın içine yayılan işler mekânla yarışmıyor, mekanla birlikte nefes alıyor sanki.

 

Yeraltına inen yol

Sonra rota Dara Antik Kenti’ne dönüyor. Ve sanırım bienalin en unutulmaz anlarından biri tam burada yaşanıyor.

Zindana doğru ilerlerken herkesin sesi azalıyor. Dik merdivenlerden tek sıra hâlinde aşağı iniyoruz. Taş basamaklar nemli. Hava serinliyor. İnsan yalnızca aşağı inmiyor, başka bir zamana da geçiyormuş gibi hissediyor.

İçeride Alper Aydın’ın işiyle karşılaşıyoruz. Ona eşlik eden Selçuk Artut’un ses yerleştirmesi ise sanki yüzlerce yıldır o boşluğun içindeymiş gibi mekâna yayılıyor. Ses, taşın içinde dolaşıyor. Kimse kolay kolay konuşmuyor o anda. Herkes biraz büyülenmiş gibi.

Sonra yeniden yüzeye çıkıyoruz.

Dara’da yağmura yakalanıyoruz bu kez.

İnsanlar kaçışıyor, telefonlarını korumaya çalışıyor ama kimse turu bırakmıyor. Çelenk Bafra yine grubun önünde, yağmurun altında eserleri anlatmayı sürdürüyor.

Biraz ileride Zahit Mungan’ın göğe yükselen uçurtmaları görünüyor. Mezopotamya rüzgârının içinde salınıyorlar.

 

Kızıltepe’de başka bir ruh

Sonra yeniden otobüslere doluşup Kızıltepe’ye geçiyoruz.

Ateş Beyler Hamamı’na girince bienalin tonu değişiyor bu kez. Deyrulzafaran’daki o içe dönük sessizlik yerini daha bedensel, daha canlı bir atmosfere bırakıyor.

Hamamın duvarlarına yayılan işler arasında dolaşırken mekânın eski hafızası da hissediliyor. Buhar, su, beden, ritüel…

Bawer Doğanay’ın işleri daha girişte karşılıyor bizi. İçeride Hilal Can’ın mekâna yayılan yerleştirmeleri, Gözde İlkin’in kumaşları, Bi Acayip Hâne’nin kurduğu içsel alan, Carlos Aires’in sesi mekânın içine karışıyor.

Bir köşede Mehmet Ali Boran diaspora üzerine konuşuyor. Başka bir yerde Gazze Bienali İnisiyatifi’nin işleriyle karşılaşıyoruz. Yasmeen Al Daya, Fares Ayash, Alfredo Jaar… Hamam bir anda yalnızca sergi mekânı değil, ortak bir hafızanın taşıyıcısına dönüşüyor.

 

Şehir de bienalin içinde

Eski Mardin bugünlerde daha da kalabalık. Her sokak başka bir fotoğraf karesi gibi. Mezopotamya’ya açılan manzara bazen deniz hissi yaratıyor insanda. Akşam olduğunda ise şehrin ışıkları yamaçlara ateş böcekleri gibi yayılıyor.

Bir yanda badem şekerleri, Süryani çörekleri, gümüşçüler, şallar… Bir yanda kaburga dolmaları, içli köfteler, kuru dolmalar… Bienal yalnızca sergileri değil, şehrin ritmini de büyütüyor sanki. Kahveler, dükkânlar, avlular dolup taşıyor.

Rıdo’nun önündeki kuyruk ise hiç eksik olmuyor.

Ben de giriyorum sıraya bu kez.

Biraz Kayıhan Hoca için de galiba.

İçeri adım atınca sessizce selam veriyorum ona. Yıllarca dinlediğim hikâyeye girmişim gibi hissediyorum yine. Mekân hâlâ salaş. Kartona yazılmış fiyatlar değişmiş belki ama içerideki his aynı kalmış.

Bazı şehirler insanın içine yerleşiyor.

Mardin biraz da onlardan biri.

İlginizi Çekebilir