Kendi rengini yaratan ressam: İhsan Cemal Karaburçak

Casa Botter, Türk resminin en özgün isimlerinden İhsan Cemal Karaburçak’ı ağırlıyor. “Bir Renk Ressamı: İhsan Cemal Karaburçak” sergisi sanatçının yıllar boyunca ailesi tarafından korunan eserlerini bir araya getirirken geceyle, hafızayla ve o meşhur ‘Karaburçak moru’yla örülü resim dünyasına da yeniden bakmayı öneriyor. Akademinin dışında kendi yolunu çizen ressamın peyzajlardan soyuta uzanan üretimi, 30 Ağustos’a kadar Casa Botter’de görülebiliyor.

Semra Dursun

İBB Miras’ın restorasyonuyla yeniden hayat bulan Casa Botter, son yıllarda düzenlediği sergilerle Beyoğlu’nun kültür-sanat hafızasında yeniden önemli bir konuma yerleşiyor. İstanbul’un ilk Art Nouveau yapılarından biri olan bina, şimdilerde Türk resminin en özgün sanatçılarından İhsan Cemal Karaburçak’ı ağırlıyor.

“Bir Renk Ressamı: İhsan Cemal Karaburçak” başlıklı sergi sanatçının ailesi tarafından yıllarca korunan eserleri kapsamlı bir bütünlük içinde bir araya getiriyor. Sergi boyunca insan yalnızca bir ressamın tablolarıyla değil, kendi içine kapanarak büyümüş bir dünyanın izleriyle de karşılaşıyor. Gece mavileri, koyu morlar, telgraf direkleri, ay ışığı altındaki kentler… Karaburçak’ın resimlerinde insanın aklında kalan şey çoğu zaman bir görüntüden çok bir atmosfer oluyor.

 

Akademinin dışında bir ressam

İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat sergi açılışında yaptığı konuşmada “İlginç bir sanatçıyla karşı karşıyayız” derken aslında Karaburçak’ın bütün hikâyesini tek cümlede özetliyordu. Çünkü Karaburçak’ın hikâyesi biraz da Türkiye’nin modernleşme serüveninin kıyısında kalmış insanların hikâyesi. Devlet memurluğu yapan, gündüz bürokrasinin içinde yaşayan ama geceleri eve dönüp Türk müziği eşliğinde sabaha kadar çalışan bir ressamdı o. Akademinin dışında duran ama sanatın tam kalbinde yer alan biri.

 

İhsan Cemal Karaburçak’ın resimle kurduğu ilişki de alışıldık değil. Fırçayı ilk kez 32 yaşında Paris’te eline alıyor. Telgraf İşleri Müdürlüğü’ndeki görevi nedeniyle bulunduğu şehirde École Universelle’e kaydoluyor ama kısa süre sonra okuldan ayrılıyor. Çünkü ona göre sanat, yalnızca kurallarla öğrenilecek bir şey değil. Akademik öğretiyi tümüyle reddetmiyor belki ama akademik telkinin sınırları içinde kalmayı da istemiyor.

Paris’ten sonra da uzun süre kendi kendini yetiştiriyor. Müzeleri geziyor, sanat kitapları okuyor, Avrupa’daki sanat ortamını takip ediyor. Ama hiçbir zaman belli bir çevrenin ya da akımın içine tam olarak yerleşmiyor. Paris’te başlayan bu arayış, görev nedeniyle bulunduğu başka Avrupa kentlerinde de sürüyor. Anadolu Ajansı’nda çalıştığı yıllarda dünya sanatını yakından takip etti. Modern resimle ilgileniyor, sanat üzerine düşünüyor, yazılar kaleme alıyor. Ama bütün bunları yaparken ne dönemin baskın sanat çevrelerine eklemleniyor ne de bir akımın parçası olmayı seçiyor. Kendi yolunu, kendi ritmini kuruyor.

1943 yılında görevli olarak Bükreş’e giden Karaburçak, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde gazeteci ve sanatçı kimliğini birlikte sürdürürken resim yapmaya devam ediyor. İlk sergisini de bu dönemde, 1944 yılında Bükreş’te açıyor. Ardından 1949’da Ankara Karpiç Lokantası’nda sergilediği 49 resimle sanat çevrelerinin dikkatini çekiyor. Aldığı olumlu eleştirilerin ardından ise yoluna sadece ressam olarak devam etmeye karar veriyor.

 

İhsan Cemal Karaburçak — Duralit Üzerine Yağlıboya, 1952–1970

O yıllarda henüz 50’li yaşlarında ve birçok kişi için ‘geç kalmış’ bir ressam belki Karaburçak. Ama resimlerinde öyle kişisel bir dünya var ki, bu geç başlangıç bir eksiklik gibi görünmüyor. Tam tersine, yıllar boyunca biriken gözlemler, sessizlikler ve içe dönüşler onun resimlerine başka bir yoğunluk katıyor.

 

Telgraf direklerinden soyut resme

Karaburçak’ın yaşamı boyunca sürdürdüğü gözlem pratiği resimlerinin temelini oluşturuyor. Posta ve Telgraf İdaresi’nde çalıştığı yılların izleri de zamanla tuvaline yansıyor. Onun resimlerinde giderek oluşan kendine özgü bir işaret dili var. Telgraf direkleri, yollar, çatılar, minareler, gece lambaları zamanla gerçek biçimlerini kaybedip soyut şekillere dönüşüyor. Bir ev bazen yalnızca geometrik bir leke olarak beliriyor; bir yol ritmik bir çizgiye dönüşüyor. Gökyüzü ise çoğu zaman koyu morlar ve lacivert tonlarla kapanıyor.

Mors alfabesine olan ilgisi de zamanla resimlerine yansıyor. Giderek sadeleşen biçimler, Karaburçak’ın çalışmalarında kendine özgü bir işaret diline dönüşüyor. Soyut resimlerinde kullandığı çizgiler, lekeler ve semboller de bu kişisel görsel dünyanın parçaları hâline geliyor.

Üstelik bütün bu dönüşümün içinde doğayla kurduğu ilişkiyi de kaybetmiyor. Peyzajlar, kent görünümleri, denizler ve gece manzaraları resimlerinde hep varlığını sürdürüyor. Ancak zamanla biçimler sadeleşiyor, detaylar azalıyor, renk daha baskın hâle geliyor. Özellikle gece resimlerinde bu değişim açıkça görülüyor.

 

İhsan Cemal Karaburçak — Duralit Üzerine Yağlıboya, 1952–1970

 

Karaburçak moru

Bugün ‘Karaburçak moru’ diye anılan renk, sanatçının resimlerinde başlı başına bir kimliğe dönüşüyor. Akşamla gece arasındaki geçiş hâli, onun tablolarında sık sık karşımıza çıkıyor. Karaburçak’ın çoğu zaman geceleri çalıştığı, resimlerini mum ışığında yaptığı anlatılıyor. Belki bu yüzden gökyüzü onun resimlerinde hiçbir zaman tam aydınlanmıyor. Ay bazen kırmızıya, bazen sarıya dönüyor; denizler koyu lacivert tonlarla kapanıyor. Evler, yollar ve ağaçlar ise zamanla daha soyut bir hâl alıyor.

Morun resimlerinde bu kadar baskın olması da yalnızca estetik bir tercih gibi durmuyor. Ankara akşamları, bozkırın kararan ışığı, çatılar, sessiz sokaklar ve geceye yaklaşan şehir hâli, sanki onun resimlerindeki renklere de yansıyor.

Sanatçı kendisini zaten açıkça “Ben renk ressamıyım” diye tanımlıyor. Bir söyleşisinde güneşin renkleri öldürdüğünü düşündüğü için özellikle akşamüstü saatlerini sevdiğini anlatıyor. Yağmurdan sonra renklerin daha görünür hâle geldiğini söylüyor. Bu yüzden resimlerinde çoğu zaman sınırlı bir renk paleti olsa da oldukça güçlü bir atmosfer hissediliyor.

 

 

Kendine ait bir dünya

 Casa Botter’deki sergide portrelerden peyzajlara, gece görünümlerinden soyut kompozisyonlara uzanan geniş bir seçki yer alıyor. İlk dönem işlerinde doğaya daha yakın duran Karaburçak’ın zamanla biçimlerini nasıl sadeleştirdiğini, renklerini nasıl yoğunlaştırdığını görmek mümkün. Çiçek natürmortları, kent manzaraları ve soyutlamalar arasında dolaşırken, bir ressamın yıllar içinde kendi görsel dilini nasıl kurduğu da adım adım izlenebiliyor.

Karaburçak bir dönem Ankara’da kendi sanat galerisini açıyor, genç sanatçılar için broşürler yayımlıyor, sanat üzerine yazılar kaleme alıyor. ‘Türk resmi’ tartışmalarının yoğun olduğu yıllarda ise asıl meselenin kişilik olduğunu savunuyor. Ona göre önemli olan, dünyaya ‘Türk resmi’ göstermek değil; kendi dili olan ressamlar yetiştirmek.

Bugün bakınca Karaburçak’ın resimleri hâlâ güncel ve canlı görünüyor. Belki de nedeni, hiçbir döneme ya da akıma tam olarak benzememesi. Ve en sonunda geriye o mor kalıyor. Ankara akşamlarında çatılara çöken, gecenin içinden ağır ağır yükselen o mor… Cengiz Bektaş şiirine bile sızan, zamanla yalnızca bir renk olmaktan çıkan o mor:

“Hüseyin Gazi dağı
Karaburçak morunu giyinecek

Başlasın herkes kendi türküsüne doğruca
dürüstçe

Eliniz güzel
Karaburçak moruna bulanacak gün bitimi
En güç yokuşu yüreğin

Yüzünüz / ele güne”

 

İlginizi Çekebilir