Acı, üretim ve temsil üzerine…

Günümüz çağdaş sanatında acı, yalnızca bireysel bir deneyim ya da travmatik bir iz değil; dönüşümün, direncin ve kolektif hafızanın kurucu bir bileşeni olarak yeniden düşünülüyor. Hüma Kabakçı’nın küratörlüğünde gerçekleşen “Becoming Through Pain” sergisi vesilesiyle bu çok katmanlı kavramı kadın sanatçıların yapıtları üzerinden tartışmaya açtık. Ayrıca hâlâ belirli kalıplar ve beklentilerle karşılaşan kadın sanatçıların üretim ve temsil alanındaki konumunu konuştuk.

Pelin Davidyan

Günümüz çağdaş sanatında ‘acı’, giderek daha karmaşık ve çok katmanlı bir kavram olarak yeniden düşünülüyor. Özellikle de bireysel bir hissiyat ya da travmatik bir iz değil; aynı zamanda dönüşümün, direncin ve kolektif hafızanın kurucu bir bileşeni olarak. Londra merkezli küratör Hüma Kabakçı’nın, Sensity Studio işbirliğiyle 26 Mart – 2 Nisan tarihleri arasında Somers Gallery’de gerçekleşen “Becoming Through Pain başlıklı son sergisi tam da bu kırılgan ama üretken eşikte konumlanıyor. Sergi özellikle kadın sanatçılara odaklanıyor ve kadın olma hali, üretim süreçleri ile temsil meselelerinin ağırlığını ortaya koyuyor. Güncel sanat sahnesinde kadın sanatçıların görünürlüğü artsa da bu görünürlük çoğu zaman belirli temalar, estetik yaklaşımlar veya ‘beklenen’ anlatılarla çerçevelenebiliyor. Hüma Kabakçı’nın da vurguladığı gibi beden, kimlik, kırılganlık veya kişisel hafıza gibi konuların kadın sanatçılarla özdeşleştirilmesi, üretim alanını genişletmekten ziyade bazen sınırlandırıcı bir etki yaratabiliyor. “Becoming Through Pain” sona ermiş olsa da, ortaya koyduğu meselelerin güncelliğini ve önemini koruduğunu düşünerek serginin açtığı tartışmaları, kadın olma deneyimi ve temsil meselelerini Hüma Kabakçı ile konuştuk. Kabakçı ila bir araya gelerek acının estetik ve politik boyutlarını, serginin küratöryel kurgusunu ve çağdaş sanatın bu zor ama kaçınılmaz temayla, özellikle kadın olma halleri ve temsili bağlamlarıyla kurduğu ilişkiyi masaya yatırdık.

 

“Becoming Through Pain” oldukça güçlü bir başlık. Bu sergi fikri nasıl ortaya çıktı, sizi bu temaya yönlendiren süreç neydi?

Sergi, aslında uzun süredir içimde biriken bir sorudan doğdu: Kadınlar tarih boyunca bu kadar acı taşımış ve bu acı bu kadar görünmez kılınmışken, biz sanat alanında bunu nasıl ele alıyoruz? Tıbbi tarih boyunca kadınların yaşadığı kurumsal susturulma, yaraların patolojileştirilmesi, histerinin bir kontrol aracına dönüştürülmesi… Bunlar geçmişte kalmış meseleler değil. Bugün hâlâ devam eden dinamikler. “Becoming Through Pain” başlığını seçmemizin sebebi de tam bu: “Acı yoluyla oluşmak” ifadesi hem bir yaralanma hikâyesini hem de o yaralanmanın içinden çıkan dönüşümü barındırıyor. Acıyı son nokta olarak değil, bir eşik olarak görmek istedim. 2025 benim için kolay bir yıl değildi. Derin bir dönüşüm sürecinin ortasındayken bu tema, kendiliğinden ve organik biçimde şekillenmeye başladı.

Hüma Kabakçı

Sergide yer alan sanatçıları belirlerken nasıl bir küratoryal yaklaşım benimsediniz? Bu isimleri bir araya getiren ortak noktalar nelerdi?

Sergide yer alan sekiz sanatçı, Pauline Batista, Sena Başöz, Shannon Bono, Dyana Gravina, Jennifer Nieuwland, Lolita Pelegrime, Aziza Shadenova ve Gülce Tulçalı, birbirinden çok farklı coğrafyalardan ve pratiklerden geliyor. Ancak hepsinin işlerinde ortak bir şey var: Acıyı silmeyi, örtmeyi ya da estetize etmeyi reddediyorlar. Aksine yarayı görünür kılıyorlar ve o yaradan yeni bir anlam üretiyorlar. Ayrıca Sensity Studio’nun misyonuyla örtüşen bir seçim süreciydi bu; gelişmekte olan ülkelerden gelen, Avrupa ve İngiltere’deki sanat ortamında yeterince yer bulamayan kadın sanatçıları ön plana çıkarmak benim için belirleyici bir kriter oldu.

 

Sanatçıların pratiklerine baktığımızda oldukça farklı disiplinler ve ifade biçimleri görüyoruz. Üretimlerinde sizi en çok etkileyen veya öne çıkan yaklaşımlar neler oldu?

Her birinin kendine özgü dili beni ayrı ayrı etkiledi. Sanırım en önemli süreç, Sensity Studio kurucusu Dina Mostovaya ile ocak ayının sonlarında gerçekleştirdiğimiz ve eserlerin seçimini şekillendiren stüdyo ziyaretleriydi. Sergiye dahil edilen bazı eserler daha eski tarihli; örneğin Sena’nın “The Box” (2020) adlı video çalışması ve Pauline’in “Genetic Jenga as a Zero-sum Game” (2017) bunların arasında. Buna karşın Aziza’nın “10,20,30 Triptych in Progress” adlı triptiği ve Dyana Gravina’nın “Support Systems” adlı mekâna özgü enstalasyonu özellikle bu sergi için üretildi. “Support Systems”, bedenleri kırılma ve dönüşüm anlarında ayakta tutan görünür ve görünmez yapılara atıfta bulunuyor. Bazı eserlerin ise Gülce’nin durumunda olduğu gibi rezidans süreçlerinin ve derin araştırmaların ürünü olması beni ayrıca mutlu etti; Jennifer’ın resimlerinde yer alan iki küçük eser, “Seeker” ve “Outpour”, doku ve tema açısından daha deneysel ve yeni işler.

 

“Becoming Through Pain” izleyiciyle nasıl bir duygusal veya düşünsel temas kurmayı hedefledi? Ziyaretçilerin sergiden nasıl bir deneyimle ayrılmasını umdunuz?

Ziyaretçilerin bir nebze rahatsız hissetmesini istiyorum; ama bu rahatsızlık onları felç etmesin, düşündürsün. Çoğu zaman kadın acısı kamusal alanda görünmez kılınıyor ya da özel bir mesele olarak bireye geri itiliyor. Bu sergi, acının aslında siyasi ve kültürel bir koşul olduğunu hatırlatmak istiyor. İzleyicinin bir yandan beden üzerindeki tarihsel şiddeti ve kurumsal görmezlikten gelişi hissetmesini, öte yandan onarımın, direnişin ve dönüşümün mümkün olduğunu görmesini umuyorum. Sergiyi terk ederken içlerinde hem ağırlık hem de bir tür umut taşısınlar istiyorum. Sergi başlığını aynı zamanda yaşanan acının dönüşümünü ve direnişini vurgulayan bir ifade olarak görüyorum; dolayısıyla başlıkta güçlenme ve var olma iradesine dair belirgin bir boyut da var.

“Becoming Through Pain”, sergi genel görünümü, Somers Gallery, Londra

Avrupa ve Amerika dışındaki ülkelerden gelen sanatçıların Batı sanat ortamında yeterince görünürlük elde edemediği sıkça dile getiriliyor. Serginin gerçekleştiği Sensity Studio ise bu meseleye özellikle odaklanan ve aynı zamanda kadın sanatçıları destekleyen bir yapı olarak öne çıkıyor. Sizin bu kurumla çalışmanızda bu yaklaşımın belirleyici bir etkisi oldu mu?

Kesinlikle. Sensity Studio’nun kurucusu Dina Mostovaya’nın da ifade ettiği gibi, bu platformun temel misyonu gelişmekte olan ülkelerden gelen kadın sanatçıları desteklemek ve onların Avrupa ile İngiltere’deki sanat ortamında sürdürülebilir kariyerler inşa etmesine katkı sunmak. Bu değerler benim küratoryal pozisyonumla tam anlamıyla örtüşüyor. Ben yıllarca diaspora, kimlik ve toplumsal cinsiyet meselelerini merkezine alan projeler ürettim. Bu sergideki sanatçıların büyük çoğunluğu Türkiye, Kazakistan, Özbekistan, Brezilya, Güney İtalya gibi coğrafyalardan geliyor; Londra’da bu ölçekte bir platform ve görünürlük fırsatı yakalamak onlar için gerçekten anlamlı.

 

Kadın sanatçıların görünürlüğü ve temsili meselesi bu sergide nasıl bir yer tuttu? Bu konuda küratör olarak nasıl bir pozisyon aldınız?

Temsil meselesi bu serginin hem içeriğinde hem de yapısında var. Sekiz sanatçının tamamının kadın olması, kasıtlı ve politik bir tercih. Simone de Beauvoir‘ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözünü hatırlarsak; kadınsı kimlik sosyal ve kurumsal baskıların bir ürünü. Dolayısıyla yalnızca kadınların beden, acı ve dayanışma üzerine ürettiği işleri bir arada sergilemek, bu inşanın kendisine bir müdahale. Küratör olarak benim pozisyonum şu: Sanat kurumları tarihsel olarak dışlama üzerine inşa edilmiştir. Bu dışlamayı tersine çevirmek, yalnızca sergi listesini değiştirmekten ibaret değil; hangi seslerin teorik zemin oluşturduğunu, hangi bedenlerin görünür olduğunu, hangi anlatıların meşru sayıldığını da sorgulamayı gerektiriyor.

Aziza Shadenova, “10,20,30”, 2026, tuval üzerine yağlıboya, 40cm x 30 cm

Bu serginin sizin küratoryal pratiğinizde nasıl bir yere oturduğunu düşünüyorsunuz? Bundan sonraki projelerinize nasıl bir etkisi olabilir?

“Becoming Through Pain”, benim için bir kırılma noktası gibi. Royal College of Art‘ta Çağdaş Sanatı Küratörleme üzerine iki yüksek lisans yaptım ve şu an SOAS’ta Yemek Antropolojisi üzerine ikinci bir yüksek lisansı sürdürüyorum; özellikle, ritüel ve paylaşım pratiklerini sanatla nasıl düşünebilirim sorusuyla uzun süredir ilgileniyorum. Bu sergi ise bir anlamda o ilginin bedenle, acıyla ve onarımla kesiştiği yer. Bundan sonraki projelerimde bu kesişim noktalarını daha derinlemesine araştırmak istiyorum: Acı nasıl paylaşılır? Kolektif hafıza nasıl inşa edilir? Ve sanat bu süreçlerde ne tür bir dönüştürücü güç barındırır? Bu sergi o soruları daha net ve daha kararlı bir şekilde sormamı sağladı.

 

Güncel sanat sahnesinde kadın sanatçılar hâlâ belirli kalıplar ve beklentilerle karşılaşıyor. Siz bir kadın küratör olarak, hem kendi deneyimleriniz hem de sergileriniz aracılığıyla, kadın olma halinin üretim ve temsil süreçlerine etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadın olma halinin üretim ve temsil süreçlerine etkisi, bana göre hâlâ oldukça katmanlı ve çelişkili bir alan. Bir yandan güncel sanat sahnesinde kadın sanatçıların görünürlüğünün arttığını söyleyebiliyoruz; ancak bu görünürlük çoğu zaman belirli temalarla, estetik yaklaşımlarla ya da ‘beklenen’ anlatılarla çerçevelenebiliyor. Özellikle beden, kimlik, kırılganlık ya da kişisel hafıza gibi konuların kadın sanatçılarla özdeşleştirilmesi, üretim alanını genişletmekten ziyade bazen sınırlandırıcı bir etki de yaratabiliyor.

Kendi deneyimimde küratöryel pratiği, tam da bu kalıpları esnetebileceğim bir alan olarak görüyorum. Sergilerimde kadın sanatçıları yalnızca ‘kadınlık deneyimini temsil eden’ üreticiler olarak değil, düşünsel, politik ve estetik açıdan çok daha geniş bir spektrumda ele almaya çalışıyorum. Çünkü kadın olmak, tekil bir anlatıya indirgenemeyecek kadar çoğul bir deneyim.

Elbette hâlâ yapısal eşitsizlikler, görünmeyen bariyerler ve beklentiler var. Ancak ben küratöryel pratiğin, bu bariyerleri görünür kılmak ve alternatif anlatılar kurmak için güçlü bir araç olduğuna inanıyorum. Bu nedenle her sergiyi, sadece bir gösterim alanı değil, aynı zamanda bu yerleşik kabulleri sorgulayan bir düşünme alanı olarak kurgulamaya çalışıyorum.

Kapaktaki eser:  Gülce Tulçalı, “Stone, Stone, Stone”, 2026, gümüş jelatin baskı

 

İlginizi Çekebilir