Bir açık çağrı

Sanat alanında yaşanan pek çok sorun çoğu zaman konuşulmayan deneyimler olarak kalıyor. Zira galeri sergisine yeniden davet edilmeme, jüri tarafından tercih edilmeme ya da küratörün radarından silinme ihtimali eleştirinin bastırılmasını teşvik ediyor. Bu yazı, genç sanatçıların görünürlük ve güvencesizlik arasında sıkışan üretim koşullarını tartışmaya açıyor.

Eda Gizem Uğur

Sanat üretimi yalnızca bir eserin ortaya çıkışıyla değil, onun sergilenme, değerlendirilme ve dolaşıma girme biçimleriyle de anlam kazanıyor. Üretimin görünmeyen yüzünde yer alan düşünsel emek araştırma süreçleri, maddi koşullar ve duygusal çabaysa çoğu zaman yalnızca sanatçının omzunda taşınıyor. Bu çaba, çoğu zaman kamuya açık platformlarda adı anılmayan bir ağırlığa dönüşüyor. Özellikle genç sanatçılar için bu süreç, sanatsal ifade alanının genişlemesinden çok daralan profesyonel ilişkiler ağına tutunma mücadelesine dönüşebiliyor.

Nitekim son yıllarda açık çağrılar, genç sanatçıların görünürlüğünü artırma vaadiyle giderek çoğaldı. Ne var ki açık çağrıyı yapan kurumların politikaları çoğu zaman şeffaflıktan uzak, kişisel ilişkilerle şekillenen, etik sınırların belirsizleştiği yapılar olması yönünden eleştiriliyor. Emek ve estetik, bu alanlarda yer yer birbiriyle çarpışıyor; sanat nesnesi, düşünsel içeriğinden kopartılarak sadece sergilenebilir ya da satılabilir niteliklere indirgeniyor. Sanatçının üretim süreciyle kurduğu bağ ise galerinin mekânsal düzeni, sunum biçimi ya da beğeni algısı uğruna kolaylıkla göz ardı edilebiliyor.

Sanat alanının örtülü olarak işleyen kuralları da var: Kimseyle aranı bozma, sergilere davet edilmeme ihtimalini düşün, seçilmeme sebebin kurduğun ilişkiler ya da söylemlerin olmasın. Bu yazı, yapısal eleştirinin alanını açmak ve dönüşümün mümkün olduğu noktaları birlikte görebilmek niyetiyle kaleme alındı. Bazı örnek olaylar üzerinden, sanat üretiminin görünmeyen yapılarında neler olup bittiğine özellikle ‘genç sanatçı’ların, nasıl kırılgan ilişkiler içinde konumlandığına ve emeğin hangi biçimlerde değersizleştirildiğine odaklanılıyor. Üretimle ilişkisini etik ve düşünsel zeminde kuran pek çok sanatçının bugüne kadar yüksek sesle dile getiremediği bu yorucu meseleleri, kendi deneyimlerime dayanarak anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

Son zamanlarda ‘genç sanatçının’ kamusal alanda görünürlük kazanma süreci, sadece üretimleriyle değil, kişisel ilişkiler ve piyasa taleplerini karşılama üzerinden üretildiği görülüyor. Piyasa genç sanatçıların çalışmalarının galerilerin ve koleksiyonerlerin beklentilerini karşılamasını talep ediyor. Özellikle estetik kitsch üzerinden popüler beğenilere hitap eden bir yaklaşım aracılığıyla görünürlük inşa ediliyor. Bu durum, sergileme biçimlerinden işlerin politik diline kadar galeri imajı için bir gösteri aracı olarak kurgulanıyor. Dolayısıyla galerilerin ve bağımsız sanat alanlarının genç sanatçılara görünürlük kazandırma söylemiyle düzenlediği açık çağrılar, sanat üretimini biçimlendiren belirgin örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ancak iyi niyetli bir görünürlük vaadi sunan bu çağrıların bir kısmı, süreç içinde daha da muğlak alanlara  dönüşerek ‘genç sanatçının’ emeğini hem maddi hem de manevi olarak aşındıran yapılar olma riskini beraberinde getiriyor. Bu durum, kimi sanatçıların amacına hizmet ederken, kimi sanatçılar için düşünsel alanlarının daraldığı, etik taleplerin sustuğu ve dayanışmanın zayıfladığı bir muğlak zemin yaratıyor. Oysa düşünsel alan ancak tartışma, yapısal eleştiri ve açık iletişimle genişleyebilir. Sessizliğin üzerine konuşmak, yalnızca bir durum tespiti değil; birlikte düşünmenin, birlikte öğrenmenin ve birlikte hatırlamanın da bir yoludur.

Birçok sanat galerisi, düzenlediği açık çağrı sergileri sayesinde genç sanatçılar arasında bilinirlik kazandı. Bu açık çağrıların bazıları, başta samimi bir paylaşım alanı olarak görülse de zamanla yaşanan deneyimler, bu yapıların işleyişine dair soruları beraberinde getiriyor. Birkaç yıl önce bir açık çağrıya başvuran sanatçılardan biri olarak yaşadığım deneyim, görünürde küçük ama yapısal açıdan düşündürücü bir örnekti. Seçilen işler arasında yer alan, yerleştirme düzeninde bir arada sergilenen serigrafi baskı edisyonlardan oluşan çalışmamın, açılış akşamında ziyaretçiler tarafından tek tek alınarak eksiltildiğini günler sonra sözlü olarak öğrendim. Yaşanan olaya ilişkin herhangi bir güvenlik önleminin alınmadığı, galeri tarafından sözlü olarak ‘yapılabilecek bir şey olmadığı’ şeklinde ifade edildi. Ne yazılı bir açıklama yapıldı ne de sorumluluğu üstlenen bir yaklaşım sergilendi. Bu durum, bağımsız üreten bir sanatçı olarak güvencesiz ve yalnız hissetmeme neden oldu.

O dönemde bu deneyimi yalnızlık duygusuyla kimseyle paylaşamamıştım. Ancak zamanla, başka sanatçıların benzer hikâyelerini duydukça, bu yalnızlığın ortak bir zeminde buluştuğunu fark ettim. “Buradan Nereye?” gibi platformlarda ya da arkadaş sohbetlerinde, farklı zamanlarda, farklı mekânlarda, hepimizin benzer sorunlarla karşılaştığını gördüm. Bu sorunların dile getirilmesi, meselenin kişiselleşmesinin önüne geçiyor ve müşterek bir dil yaratıyor. Sanatçılar olarak haklarımızı, söylemlerimizi, var olma biçimlerimizi, bu güvencesizlikduygusundan uzak bir zeminde birlikte savunabiliyorduk. Bazı sorunları çözüyor, bazılarına ise birlikte çözüm arıyorduk. Özellikle direnç ve dayanışma üzerine kurulan pek çok örneğin olumlu sonuçlandığını görmek, bu sürecin ne kadar dönüştürücü olabileceğini gösteriyor.

Yine açık çağrılı sergide, kolektif bir sanatçı grubunun yaşadığı deneyim benzer bir yapısal soruna işaret ediyordu. Sergiye kabul edilen çalışmanın içeriğine, kurulumdan hemen önce müdahale edilmek istendi. Kolektifin, sergileme biçiminde ısrar etmesiyle bu müdahaleden vazgeçildi ve galeri geri adım atmak durumunda kaldı. Ancak bu sürecin kendisi bile, galeri-sanatçı ilişkisinin eşitsizliğini ve sergileme sürecinde düşünsel iradenin ne kadar kolay göz ardı edilebildiğini gösteriyor.. Bu örnekler, sanatçıların asıl olarak kuruma karşı değil, üretim hakkını savunma sorumluluğuna sahip olduğunu göstermesi açısından da önemli.

Anonim bir vaka

Sıklıkla eleştirilen bazı açık çağrıların geçen seneki jüri seçimleri olumlu yönde bir değişim yaşandığını düşündürdü. Sadece bir kuruma işaret etmeyen, daha tarafsız bir jüri seçimi yapılmış gibi gözüküyordu. Açık çağrı sonucu jüri tarafından seçilen çalışmaların galeriye teslimi sırasında, bir sanatçının çalışmasının, kurulum aşamasında ‘beklenen etkiyi yaratmadığı’ gerekçesiyle galeri yönetimi tarafından değiştirilmesi önerildi. Bu olay, bir yandan galeri tarafından sanatçının eserine dair estetik gerekçelerle yapılan bir müdahale, diğer yandan da jüri kararının bile işlevsizleştirildiği bir duruma işaret ediyordu. Sanatçıyla iletişime geçen galeri yönetimi seçilen çalışma yerine portfolyodan seçtikleri alternatif bir eser istedi. Bu durumun jüriyle paylaşılmadan ilerlediği öğrenilince, bazı sanatçılar dayanışma göstererek süreci jüriyle paylaştı ve galerinin geri adım atması sağlandı.

Süreç her ne kadar sanatçının lehine bir düzeltmeyle sonuçlansa da bu tür müdahaleler, galeri-jüri-sanatçı arasındaki güç dengesini düşündüren ve karar alma süreçlerinin keyfileşmesine işaret eden ciddi etik sorunları barındırıyor. Bir sanatçının kabul edilmiş çalışmasının değiştirilmek istenmesi, üretim sürecinin piyasa koşullarına, mekânsal estetiğe ya da kurumun imajına indirgenmesi sorunlarını beraberinde getiriyor. Bu da sanatın düşünsel ve biçimsel çeşitliliği yerine, galeriye ‘yakışan’ işler estetiğinin dayatılmasına kapı aralıyor.

Bu örneklerde dikkati çeken ortak nokta, sanatçının üretim süreci tamamlandıktan sonra yaşadığı kırılganlıktı. İşin seçilmesi bir görünürlük kazanımı gibi görünse de sonrasındaki süreçlerde, fikirsel iradenin devre dışı kalması, maddi koşulların belirsizliği, iletişimdeki yetersizlik ya da geri bildirimsizlik, bu görünürlüğün neye mal olduğunu sorgulatır hâle geliyor. Sanatçı işini üretmiş ama aynı zamanda teslim olmuş gibi hissediyor; çünkü o andan itibaren görünürlüğü üzerindeki kontrol yavaşça elinden kayıyor.

Sessizlik bozulduğunda ne olur?

Sanat alanında yaşanan sorunlar çoğu zaman sohbet arasında paylaşılan olumsuz deneyimlere dönüşüyor; ancak bunlar nadiren kamusal bir dile evriliyor. Burada da sanatçının görünürlüğünün gücü devreye giriyor. Yani ‘genç bir sanatçının’ olumsuz deneyimi, kamusal olarak bir etki yaratamıyor. Bunun en temel nedeni, sanatçılar arasındaki kırılgan pozisyonlar ve kurumsal ilişkilerdeki asimetrik güç yapılarıdır. Bir galeriye bir daha davet edilmeme, jüri tarafından bir daha tercih edilmeme, küratörün radarından silinme ihtimali, eleştirinin bastırılmasını teşvik ediyor. Böylece susmak bir tercih değil, bir zorunluluk hâline geliyor.

Bu yazıyı kaleme alırken amacım, eleştirinin yıkıcı değil yapıcı; kişisel değil kamusal bir alana hizmet edebilecek biçimde kurulmasıdır. Peki sessizlik bozulduğunda ne olur? Öncelikle, deneyimler kişisel bellekten kolektif belleğe taşınır. Anlatılan her olay, sadece yaşayan kişiye ait olmaktan çıkar; benzer koşullarda üretim yapan başka sanatçılar için bir uyarı ve/veya bir tedbir, hatta ortaklaşa bir duruş geliştirme imkanına dönüşür.

Bu yazının amacı, süreklilik kazanan yapısal bir sorunun tanıklıklarla örülmüş düşünsel bir haritasını çizmektir. Adalet talebi yalnızca hukuki değil, aynı zamanda kültürel bir taleptir. Sanat alanında adalet, görünürlüğün nasıl kazanıldığı, hangi yollarla elde edildiği, hangi emeğin bu görünürlüğün arka planında kaldığıyla ilgilidir. Sergilenen işin ardındaki görünmeyen emeği, fikir mülkiyetini, sanatçının manevi haklarını tanımak gerekir.

Eleştirinin ardından ne gelebilir?

Eleştiri, yeni düşünme biçimlerine alan açabilme gücü sayesinde yeni imkanlar önerir. Eğer bugün kimi kurumlarda ve kimi açık çağrılarda yaşanan kırılmalar konuşuluyorsa, bu başka üretim ve gösterme biçimlerinin de mümkün olduğunun göstergesidir. Sanatçıların üretim sürecini güçlendirmek amacıyla sergiler, sonuç odaklı bir görünürlük yerine sürece duyarlı ve katılımcı modeller üzerinden yeniden düşünülebilir. Jürilik sistemleri, sanatçının üretim sürecine, üretim pratiğinin kavramsal arka planına, araştırma yöntemine ve önerdiği eleştirel dile değer veren bir yaklaşımla yeniden kurgulanabilir. Bunun için şeffaflık ve sorumluluk ilkesiyle işleyen bağımsız değerlendirme kurulları, izleyiciyle doğrudan ilişki kuran alternatif sergileme pratikleri ve sanatçının söz hakkını önceleyen alanlar geliştirilebilir.

Bugün konuşulanlar, kısa vadede büyük değişimler yaratmayacak. Ancak bu tür deneyimlerin çoğalması, zamanla yeni bir söz etme kültürünün, yeni bir dinleme-anlama biçiminin ve daha adil bir üretim çevresinin oluşmasına katkı sunabilir.

Bu yazı, bağların yeniden düşünülmesi ve onarılması için bir açık çağrıdır.

 

Kapak görseli: Matheus Viana

 

İlginizi Çekebilir