İç bahçenin izinde

Doğayı hafızanın, duyuların ve içsel deneyimin taşıyıcısı olarak ele alan “Rooted: The Garden Within” adlı sergi, Annette Louise Solakoğlu, Işık Güner, Yunus Karma ile Elena Tash’ın farklı disiplinlerdeki üretimlerini bir araya getiriyor. 19 Mart’a dek Şule Gazioğlu Gallery’de izlenebilen serginin sanatçılarından Annette Louise Solakoğlu ile doğa, hafıza ve fotoğrafın kesiştiği üretim pratiğini, “Botanica” ile “Istanbul Gardens” serilerinin arka planını konuştuk.

Yasemin Bay

Şule Gazioğlu Gallery yeni sergisi “Rooted: The Garden Within”le doğayı, yalnızca dış dünyaya ait bir manzara değil, insanın içsel deneyimiyle iç içe geçen bir varlık alanı olarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Sergi, Annette Louise Solakoğlu, Işık Güner, Yunus Karma ve Elena Tash’ın üretimlerini bir araya getirirken fotoğraf, botanik resim, heykel ve tekstil gibi farklı disiplinler aracılığıyla doğayla kurduğumuz duygusal ve zihinsel bağları görünür kılıyor. Serginin kurgusu, doğayı hafızanın, duyuların ve içsel deneyimin taşıyıcısı olarak ele alan çok katmanlı bir okuma alanı sunarken hem bireysel hem kolektif hafızada kök salan bir iç bahçe olarak yorumluyor.

Bu yaklaşımın önemli duraklarından biri fotoğraf sanatçısı Annette Louise Solakoğlu’nun üretimleri. Sanatçı, sergide hem çiçeklerin hassas yapısını, güzelliğini ve geçiciliğini odağına alan “Botanica” serisiyle hem de İstanbul’un bahçelerini yorumladığı fotoğraflarıyla yer alıyor. Solakoğlu’nun çalışmaları, doğayı romantik bir peyzajdan çok, zamanın, kırılganlığın ve sürekliliğin izlerini taşıyan bir alan olarak ele alıyor. Sanatçının fotoğraflarında çiçeklerin saydam dokuları, ton geçişleri ve heykelsi mimarileri olağanüstü bir hassasiyetle görünür hâle geliyor.

 

Annette Louise Solakoğlu, “Botanica” serisinden.

 

Solakoğlu’nun bu yaklaşımı 17. yüzyıl Hollanda natürmort geleneğine uzanan güçlü bir sanat tarihi referansını da içinde barındırıyor. Özellikle Rachel Ruysch’un kompozisyon disiplininden ilham alarak güzellik ile kırılganlık arasındaki hassas dengeyi yeniden yorumluyor. Sanatçının sergide yer alan bir diğer serisi ise İstanbul bahçelerine odaklanıyor. Şehrin yoğun temposu içinde gizli kalmış bu bahçeler, sanatçının kadrajında yalnızca bir peyzaj değil; aynı zamanda bir portre ve bir hafıza mekânı olarak beliriyor.

Şule Gazioğlu’nun küratörlüğünü üstlendiği, 19 Mart’a dek izlenebilen “Rooted: The Garden Within” vesilesiyle bir araya geldiğimiz Annette Louise Solakoğlu, doğayı ‘iç bahçe’ fikri üzerinden düşünmenin kendi pratiğiyle nasıl kesiştiğini, üretim sürecini ve İstanbul bahçelerini fotoğraflarken aradığı zamansız atmosferi REVISTE için anlattı.

 

“Rooted: The Garden Within” sergisi bağlamında ‘doğanın içsel bir varlık alanı’ olarak ele alınması fikri sizin üretim pratiğinizde nasıl bir yere sahip?

Doğayı hiçbir zaman bizden ayrı düşünmedim. ‘İç bahçe’ fikri, bu ilişkinin ne kadar kurucu olduğunu kabul ettiği için bana çok anlamlı geliyor. Bitkilerle ya da peyzajla çalışırken sürekliliği düşünüyorum. Büyüme, kırılganlık ve yenilenme; bunlar hem botanik süreçleri hem de içsel deneyimi tanımlar. Bahçe, çoğu zaman farkına bile varmadan, içsel ve dışsal yaşamın buluştuğu bir yere dönüşür.

 

Sergide yer alan “Botanica” serinizde Hollandalı eski ustaların kompozisyon disiplinine referans verdiğinizi söylüyorsunuz. Neden özellikle bu geleneğe yöneldiniz?

Hollanda natürmortlarına kompozisyonel titizlikleri nedeniyle ilgi duydum. Düzenlemeler bereketlidir ama aynı zamanda dikkatle kontrol edilmiştir. Hiçbir şey rastlantısal değildir. Özellikle Rachel Ruysch benim için önemli oldu. Onun buketleri canlı hissi verir ama bilinçli bir niyetle kurgulanmıştır. Canlılık ile yapı arasındaki bu denge, “Botanica”da aradığım şeye çok yakındı. Bu geleneğe bakmak, çiçekleri nasıl düzenleyeceğimi, onları süsleme unsuruna dönüştürmeden nasıl ağırlık ve varlık kazandırabileceğimi daha net düşünmemi sağladı.

 

17. yüzyıl Hollanda natürmortlarında çiçekler çoğu zaman geçiciliğin ve dünyevi arzuların sembolüdür. Siz “Botanica”da bu sembolik dili nasıl yorumluyorsunuz?

Vanitas resimleri, faniliği güzelliğin merkezine yerleştirir. En görkemli anındaki bir çiçek bile zaten soluşu ima eder. “Botanica”da bu farkındalık çağdaş bir bağlama taşınıyor. Seri, fotogram geleneğini tarama tekniği (scanografi) aracılığıyla yeniden yorumluyor; çiçek doğrudan yüzeye kaydoluyor. Tarayıcı, çiçek solmaya devam ederken bile, geçirgenliği, dokuyu ve ton geçişlerindeki incelikleri olağanüstü bir hassasiyetle yakalıyor.

 

Annette Louise Solakoğlu, “Botanica” serisinden

 

“Botanica” seriniz uzun yıllar gizli kalan Maria van Oosterwijck ve Michaelina Wautier’ın çiçek resimlerini hatırlatıyor. Bu iki sanatçı doğayı yalnızca estetik bir nesne olarak değil, sembolik ve varoluşsal bir alan olarak ele alır. “Botanica”da siz de benzer bir gerilim, güzellik ile kırılganlık arasındaki ilişki, kuruyorsunuz. Siz ne dersiniz buna? Bu iki sanatçının yaklaşımıyla nasıl bir diyalog içindesiniz?

Van Oosterwijck ve Wautier’de hayranlık duyduğum şey, bakışlarındaki ciddiyet. Çiçekleri hem güzeldir hem de ağırlık taşır. “Botanica”da ben de canlılık ile kırılganlığı aynı kadraj içinde tutmakla ilgileniyorum. Kompozisyonlar aydınlık ve heykelsi bir his taşırken, malzeme narin kalır. Bu gerilim, imgeye derinlik kazandırır.

 

Tarama yöntemi kullanıyorsunuz bu serinizde. Bunu tercih nedeninizi de merak ediyorum. Nasıl bir çalışma şekliniz var?

Tarama süreci, bu fikirlerin fiziksel karşılık bulduğu yer. Ne bir lens var ne de seçilecek bir perspektif. Karanlık stüdyomda cam yüzey üzerinde doğrudan kompozisyon kuruyorum; imge temas yoluyla inşa ediliyor. Süreç yavaş ve bilinçli. Sapları ve yaprakları milimetrik hassasiyetle ayarlıyorum; kompozisyon tamamlanmış hissedene kadar devam ediyorum. Tarayıcının ışığı yüzey boyunca ilerlerken mekânı tek bir aydınlık düzleme sıkıştırıyor.

 

Sergide ayrıca bahçe fotoğraflarınız da yer alıyor. İstanbul bahçelerine yönelme fikri nasıl ortaya çıktı? Bu bahçeler sizin için bir peyzaj mı, bir portre mi yoksa bir hafıza mekânı mı?

İstanbul dinamik bir şehir ve temposu zaman zaman bunaltıcı olabiliyor. Bahçeler daha sakin bir atmosfer sunuyordu. Beni çeken şey güzellikleri ve dayanıklılıklarıydı. Ağaçların altında durduğunuzda şehri algılayışınız değişiyor; pek çok değişim döngüsüne tanıklık etmiş bir yerde olduğunuzu fark ediyorsunuz. Benim için bahçeler üçü birden; manzara, portre ve hafıza. Fiziksel anlamda, mevsim ve ışık tarafından biçimlenen manzaralardır. Tarihin ve sürekliliğin portreleridir. Zamanla yaşanmış anların yerleştiği mekânlara dönüşürler: Yıldız Parkı’nda yapılan bir aile pikniği ya da kalp kırıklığı yaşanan bir dönemde göletine atılan bir taş gibi. Bu anlar görünür bir iz bırakmasa da hafızamızda kalır.

 

İstanbul gibi sürekli dönüşen bir şehirde bahçeleri fotoğraflamak, bir tür görsel arşiv oluşturma niyeti taşıyor mu?

Çalışmada açıkça vurgulanmasa da arşivsel bir değer olduğu söylenebilir. Katı bir belgelemeden çok, belirli bir varoluş niteliğini korumakla ilgileniyorum. Bahçeler de binalar gibi sessizce yok olabilir. Onları günün belli bir saatinde, belirli bir ışıkta fotoğraflamak; yeniden değişmeden önce bir şeyi tutma biçimine dönüşüyor.

 

Annette Louise Solakoğlu, Sabancı Müzesi bahçesi, Emirgan

 

“İstanbul’a Reverans” serisinde şehrin mimari ve tarihsel katmanlarını siyah-beyaz bir estetikle ele almıştınız. Bahçe fotoğraflarında da benzer bir zamansızlık arayışı var mı?

Evet. Siyah-beyaz, gözün forma ve gölgeye odaklanmasını sağlar. Aynı zamanda sahneye hafif bir mesafe katar; sanki anın dolaysızlığının biraz dışında var olur. “Istanbul Gardens” serisinde hem soluk renkli hem de monokrom çalışmalar yapıyorum. Bastırılmış renkli fotoğraflar daha yakın ve yaşanmış hissi verirken, siyah-beyaz imgeler daha sessiz ve düşünsel bir tona sahiptir. Bu iki yaklaşım arasında gidip gelmek, bahçelerin hem yaşanan hem de hatırlanan mekânlar olarak deneyimlenmesine imkân tanır.

 

İzleyici bu bahçe fotoğraflarına baktığında neyi hissetsin istiyorsunuz?

İmgelerin tanıdık bir şeyi uyandırmasını isterim. Belki çocuklukta gidilen bir bahçenin anısını ya da dışarıda olmanın sade ve yakın hissettirdiği bir zamanı. Doğayla kurulan erken deneyimlerde özel bir mahremiyet vardır. Fotoğraflar bu duyguyu, kısa bir an için bile olsa yeniden yüzeye çıkarabiliyorsa bu yeterlidir.

 

Fotoğraflarınızda sıklıkla sinematik bir atmosfer hissediliyor. İstanbul bahçelerini çekerken bir film sahnesi kurar gibi mi düşündünüz?

Fotoğraf çekerken atmosfere dikkat ederim. Parklar ve bahçeler çoğu zaman kendi sessiz ritimlerini taşıyan, kapalı dünyalar gibi hissedilir. Işık ve kadraj bu duyguyu yönlendirir. Sinematik nitelik, bir anlatı kurmaktan çok atmosferden doğar.

 

Şehrin hafızası ve doğa belleğini bir araya getiren imgeler üretirken, kendi kişisel geçmişiniz veya anılarınız bu üretimi nasıl etkiliyor?

Doğayla bağım herhangi bir şehirle kurduğum ilişkiden önce geliyor. En erken anılarım ağaçlar, ışık ve açık alanlarla bağlantılı. O duyguya her zaman geri çekildim. Beni yeniler ve odağımı dengeler. İşe otobiyografik bir yerden yaklaşmıyorum ama doğayla kurduğum o erken yakınlık hissi, kadrajda tutmaya değer bulduğum şeyleri şekillendiriyor.

 

Fotoğrafı sadece dışarıyı kaydetmek değil, izleyenin zihinsel dünyasına dokunmak için kullandığınızı söyleyebilir miyiz?

Benim için fotoğraf yalnızca görüneni kaydetmenin bir yolu değil. Aynı zamanda birinin içine girebileceği bir alan yaratma biçimi. İzleyicinin getirdiği hafıza, duygu ya da çağrışım, imgenin bir parçasına dönüşür.

 

Fotoğrafın kolektif hafıza ve bireysel hatıra arasındaki ilişkide oynadığı rolü nasıl tanımlarsınız?

Belirli bir bahçeye ait imge, bir başkası için tamamen kişisel bir şeyi çağrıştırabilir. Bu mecra, kolektif tarih ile bireysel deneyimin aynı kadraj içinde bir arada var olmasına olanak tanır.

 

Fotoğrafı üretirken bazen çok beklemek, bazen anlık refleks gerekiyor. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Fotoğraf, zamanla rahat olmayı öğretir. Bazen tam olarak neyi beklediğinizi bilmeden beklersiniz. Bir mekânda kalır, bir şeyin kendini göstermesini beklersiniz. Başka anlarda ışık kısa süreliğine değişir ve aynı hızla kaybolur. İş, bunu fark edecek kadar açık olmaya bağlıdır. Beklemek ve refleks karşıt değil; dikkatin farklı tezahürleridir.

 

Bir projeye başlarken sizi harekete geçiren ilk şey ne olur?

Genellikle çözülmemiş bir şeyle başlar. Stüdyodan ya da bahçeden ayrıldıktan sonra da benimle kalan bir gerilimle. “Botanica”da bu, koruma ile solma arasındaki gerilimdi; imge kalıcılığı ima ederken çiçeğin değişmeye devam etmesi. “Istanbul Gardens”ta ise neredeyse hiç durmayan bir şehirde ağaçların sükûnetiydi. Bir fikir tekrar tekrar geri dönüyorsa, beni harekete geçiren odur.

 

Fotoğraflarınızda sıklıkla bir sessizlik ve yoğunluk hissi var. Bunu neye bağlıyorsunuz; bilinçli bir estetik tercih mi?

Evet. Her zaman daha sakin bir yoğunluğa çekildim. İmge özenle kurulduğunda o sükûnet korunur. Sessizlik, imgenin nefes almasına izin verir ve izleyicinin içine girebileceği bir alan açar.

 

 

İlginizi Çekebilir