British Council Koleksiyonu’nun dolaşmayı seven ruhu, bu kez “Ortak Duygular” adıyla Pera Müzesi‘ne konuk oluyor. 1930’lardan bugüne taşınan ve tek bir mekâna sığmayan, kendi geçmişiyle bugün arasında hareket hâlinde bir hikâye oluşturan koleksiyon, Ulya Soley’in küratörlüğünde yeni bir yörüngeye giriyor. Soley, Pera’daki uzun soluklu yolculuğunun son sergisinde, koleksiyonun görünür olanın yanı başında kalmış işlerine kulak veriyor; daha önce bakılmamış yüzlerin izini sürüyor, bugünün duygularıyla yeniden okuyor.
Batı merkezli rasyonel düşüncenin açtığı yarıkları ve kolonyal yaklaşımların bıraktığı gölgeleri hatırlatan bir dünyada Soley, “Ortak duygulara odaklanmak bize nasıl yeni bir yol haritası çizebilir?” sorusunun peşine düşüyor. Geçtiğimiz haftalarda Pera Müzesi’ndeki görevinden ayrılan ve Hamburger Bahnhof‘un küratöryel ekibine katılan Ulya Soley ile 18 Ocak 2026’ya dek izlenebilen “Ortak Duygular”ı konuştuk.

“Ortak Duygular” başlığı serginin temel yaklaşımını nasıl özetliyor?
Batı felsefe tarihinde duygular genelde mantık-duygu ikiliğinde güçsüz taraf olarak görülmüş. Bir sanat yapıtından bahsederken “Duygulara hitap ediyor” dendiğinde bu çoğu zaman entelektüel olarak yetersiz, yüzeysel ya da dekoratif gibi alt anlamlar taşımış. Fakat bugün geldiğimiz noktada, Batı merkezli rasyonel düşüncenin ve kolonyal yaklaşımların dünyayı nasıl bir çıkmaza sürüklediğini çok daha yoğun hissediyoruz. Böyle bir ortamda bu ikiliği sorgulamak, duyguları küçümsemek yerine ortak duygulara odaklanmak bize yeni bir yol haritası çizmekte nasıl yardımcı olabilir diye düşünerek yola çıkan bir başlık “Ortak Duygular”. Duygular aslında sadece bireysel deneyimler değil; aynı zamanda kültürel temsillerle, iktidar yapılarıyla iç içe geçmiş toplumsal göstergeler. Mesela aile ya da ulus gibi normlar da bu kitlesel hisler, tekrarlar üzerinden kuruluyor ve yine kitlesel hareketler de bu tür ortak duygulanımlardan besleniyor. Sergi de bir nevi yapıtların uyandırdığı duygular üzerinden bir anlatı kurarak duygulara yeniden sahip çıkmayı hedefliyor.
Sergiyi “Özeni Korumak”, “Tanıdık Yüzler” ve “Hayali Gelecek” başlıkları altında kurguladınız. Bu başlıklara nasıl karar verdiniz, neden bu isimler? Bu başlıklar altında ziyaretçileri neler bekliyor?
Koleksiyondaki eserleri incelerken eserler yavaş yavaş birtakım temalar etrafında bir araya gelmeye başladı. Serginin ilk bölümü “Özeni Korumak” başlığını taşıyor çünkü temelde kurumsal koleksiyonların politikalarına bu perspektiften yeni bir yaklaşım öneriyor: Eserleri korumak koleksiyonların elbette önemli bir önceliği, fakat özeni korumak da bir o kadar önemli. Burada hem pratiklerdeki hem de sanatçı-kurum-koleksiyon ilişkilerindeki özenden söz ediyorum. Bu bölüm, sanatçılar Ed Atkins, Jake and Dinos Chapman, Tony Cragg, Graham Fagen, Lucian Freud, Anya Gallacio, Gilbert and George, Richard Hamilton, Lubaina Himid, Damien Hirst, David Hockney, Michael Landy ve Marc Quinn’in işlerini bir araya getiriyor.
Serginin ikinci bölümü, kişisel, duygusal, ilişkilendirilebilir ve erişilebilir hikâyeleri paylaşan kadın, kuir ve beyaz olmayan sanatçıları bir araya getiriyor; tanıdık yüzleri. Kurumlar sanat etrafında bir araya getirdiği topluluklarla nasıl ilgilenebilir ve koleksiyonlar bu perspektiften nasıl şekillenebilir; sembolik taahhütlerin ötesine geçerek duyguları harekete geçiren, katılımı teşvik eden ve farklı sesleri bir araya getiren yaklaşımlar nasıl benimsenebilir gibi sorulara yanıt arıyor. Bu bölümde yer alan sanatçılar ise Sonia Boyce, Eileen Cooper, Tracey Emin, Jane England, Cerith Wyn Evans, Delaine Le Bas, Sarah Lucas, Chris Ofili, Raqib Shaw ve Madame Yevonde.
Serginin üçüncü bölümü olan “Hayali Gelecek”, nesnelerin, koleksiyonların, müzelerin ve teknolojinin geleceği üzerine düşünen spekülatif çalışmaları bir araya getiriyor; geleceği hayal etmenin bugünü şekillendirmekte ne kadar önemli olduğundan yola çıkıyor. Bu bölüm Larry Achiampong, Laura Aldridge, Kate Malone, Wolfgang Tillmans, Suzanne Treister ve Bedwyr Williams’ın yapıtları dahilinde şekilleniyor.

“Ortak Duygular”, koleksiyonların yalnızca geçmişi korumakla kalmayıp bugünün toplumsal ve politik dinamikleriyle nasıl güçlü bağlar kurabileceğini araştırıyor. Bu araştırma sergide nasıl görünür hale geliyor? Bir koleksiyon nasıl bugünle bağ kurabilir?
Burada koleksiyonların güncel dinamiklerle ilişki kurmasının önemine odaklanmak istedim. Bugünle bağ kurmak bugün aciliyeti olan konuları göz ardı etmemek, aksine gündeme almak ve bu konulara odaklanmak anlamına geliyor. Sergideki seçki de bu perspektifi yansıtıyor. Koleksiyonda yer alan ‘en önemli’ veya ‘en popüler’ eserlerden ziyade daha önce pek gösterilmemiş veya periferide kalmış işleri önceliyor, Birleşik Krallık’ın toplumsal mozaiğini oluşturan farklı arka planlardan birçok sanatçıyı bir araya getiriyor.
Bugünün toplumsal ve politik ikliminde sanatın ‘ortak duygular’ yaratma gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Aslında bu konuya naif bir yerden yaklaşmıyorum. Global bir kriz anındayız ve sanattan çözüm beklememiz söz konusu değil. Olafur Eliasson’un sanatçı kitabında şöyle bir cümleye denk gelmiştim: Tek ortak noktamız, birbirimizden farklı olmamız. Bu serginin önerdiği de daha ziyade sergiyi gezerken eserlerin uyandırdığı duyguların ziyaretçiler arasında dolaşarak onları anlık olarak ortak zeminlerde buluşturma potansiyeli. Belki de tek bir eserin kalıplaşmış yargılardan farklı bir yaklaşımı hissettirebilme ihtimali.

Sergi için 9 bin eserlik British Council Koleksiyonu’ndan 29 sanatçının eserlerini seçtiniz. Seçimleriniz neye göre şekillendi?
British Council Koleksiyonu uzun zamandır takip ettiğim ve 2018 yılında gerçekleştirdiğimiz Duvarları Olmayan Müze projesi kapsamında da koleksiyondan çevrimiçi bir sergi hazırlama fırsatı bularak daha yakından tanıdığım bir koleksiyon. Aynı zamanda Pera Müzesi’nin de daha önce çeşitli sergilerde eser ödünç alarak kurumsal iş birlikleri yaptığı bir koleksiyon. Müzede bu koleksiyonda yer alan eserlere odaklanan bir sergi hazırlamaya karar verdiğimizde başladığım araştırma sırasında koleksiyona yaklaşabileceğimiz pek çok farklı perspektif ortaya çıktı. Yaklaşık 9 bin eserden oluşan geniş kapsamlı bir koleksiyon, bu yüzden de eser seçkisi ve konu bağlamında oldukça zengin olasılıklar barındırıyor.
Bu koleksiyona yaklaşırken yola çıktığım temel sorular şöyleydi: 1930’lardan bu yana Birleşik Krallık sanatına odaklanarak oluşturulmuş bu koleksiyon, bugün İstanbul’da, Pera Müzesi bağlamında nasıl sergilenmeli? Müze, bu koleksiyona ev sahipliği yaparken nasıl bir rol üstlenmeli? Bu soruları yanıtlarken feminist kuramcı Sara Ahmed’in perspektifini bir başlangıç noktası olarak düşündüm. Ahmed, duyguların toplumsal ilişkilerde nasıl şekillendiğini ve nesnelerden insanlara veya insanlardan birbirlerine bulaşarak ‘yapışkan’ hâle geldiğini inceliyor. Sergide yer alan yapıtlar da aslında bu anlamda bulaşıcı potansiyeller taşıyan ve dolayısıyla bir ortaklık kurmamıza zemin hazırlayabileceğini düşündüğüm yapıtlar.
Sergide Damien Hirst, Tracey Emin ve David Hockney gibi popüler isimler hemen göze çarpıyor. Ancak 29 sanatçı arasında Türkiye’de eseri ilk kez sergilenecek olan isimleri de merak ediyoruz. Ziyaretçiler hangi yeni isimlerin eserleriyle karşılaşacak?
Aslında sergide yer alan popüler isimlerin görece daha erken dönem, daha az bilinen eserleriyle karşılaşıyoruz. Bu isimlerin haricinde ise sergi koleksiyon kapsamında da çok az sergilenmiş sanatçılara odaklanıyor. Örneğin sergide bronz bir gül heykeli ile yer alan Graham Fagen bu isimlerden biri, taze çiçeklerden oluşan yerleştirmesiyle oldukça ilgi çeken Anya Gallaccio da yine İstanbul’da sergilenmemiş sanatçıların arasında. Delaine Le Bas’ın kumaş kolajı, Suzanne Treister’ın “Model Kiti3 başlıklı yağlıboya tablosu, Larry Achiampong’un “Kalıntı” isimli videosu da yine İstanbul’da daha önce sergilenmemiş yapıtlar arasında sayılabilir.

British Council Koleksiyonu 1930’lu yıllardan bu yana oluşturuluyor. Bu koleksiyonun en önemli özelliği nedir?
British Council Koleksiyonu hakkında en çok ilgimi çeken detaylardan biri, ağırlıklı olarak sanatçıların kariyerlerinin başlarındayken satın alınmış eserlerden oluşması. Dolayısıyla koleksiyonda takip ettiğim sanatçıların daha önce karşıma çıkmamış eserlerini keşfetme imkânım oldu. Bu aynı zamanda koleksiyonun risk almaktan ve görece genç sanatçıları desteklemekten kaçınmamış olduğunun da bir göstergesi.
20. ve 21. yüzyıl Birleşik Krallık sanatına odaklanan British Council Koleksiyonu “duvarları olmayan müze” olarak anılıyor. Bu yaklaşım günümüz müzeciliği için ne ifade ediyor? Ayrıca sergideki bazı eserlerin şeffaf duvarların üzerine yerleştirildiği dikkatimizi çekti. Sergileme şeklinde koleksiyonun bu tavrının etkisi var mı? Neden böyle bir tercihte bulundunuz, sergileme seçiminiz serginin anlatımına ne kattı?
British Council Koleksiyonu’na ev sahipliği yapan kalıcı bir mekân yok, eserler Londra’da bir depoda muhafaza ediliyor ve uluslararası sergilere ödünç verilerek izleyicilerle buluşuyor. Duvarları olmayan müze olarak adlandırılma sebebi de bu. Sergi tasarımında da bu yaklaşımı yansıtmak istedik. Serginin tasarımını Yelta Köm üstlendi, cam sergileme yapıları bir yandan duvarsızlığı çağırırken bir yandan da kurumsal yapıların güçlü kırılganlığına işaret ediyor. Katalog yazarlarında Elliott Burns de metninde koleksiyonu sürekli dolaşımda olan ‘sıvı bir koleksiyon’ olarak ele alıyor. Bu da serginin özellikle grafik dilini şekillendiren bir yaklaşım oldu. İlayda Tunca tarafından tasarlanan sergi başlığı ve duvar metinlerindeki akışkanlık sıvı bir koleksiyon fikrinden ilham alıyor.

Sizce kurumların koleksiyonlarının arşivleme ve muhafaza etmenin ötesinde topluma ne gibi etkileri var?
Bu oldukça geniş kapsamlı bir konu. Kurumların arşivleme, saklama, muhafaza etme pratikleri elbette çok önemli fakat bunların yanı sıra şeffaf, açık, hesap verebilir olmaları ve güncel dinamiklerle güçlü bağlar kurabilecek esneklikte olmaları da önem taşıyor. Bunu, kurumların topluma etkisi olarak ifade etmektense kurumların toplumla ilişki ve diyalog içinde, içinde şekillendiği toplumla beraber evrildiği katılımcı pratiklerin benimsendiği alanlar olarak okumayı daha sağlıklı buluyorum.
Koleksiyonların erişilebilirliği ve şeffaflığı konusunda kurumlara ne tür sorumluluklar düşüyor? Bu çerçevede dijital arşivler ve çevrimiçi erişim hakkında ne düşünüyorsunuz?
Koleksiyonların erişilebilir olması çok önemli. Bu noktada kurumlara düşen önemli bir sorumluluk arşiv/koleksiyon envanterinin doğru kategorilerde çalışılması, mantıklı hiyerarşilerle düzenlenmesi. Bu organizasyon sağlıklı bir şekilde yapıldıktan sonra erişime açılması, araştırmacılara düzenli ve doğru bilginin sunulması çok değerli. Özellikle pandemi döneminde kurumlar arşivlerini ve hatta güncel sergilerini çevrimiçi erişime açma konularında önemli adımlar attı. Örneğin Pera Müzesi de o dönemden bu yana düzenlediği tüm süreli sergileri çevrimiçi, üç boyutlu olarak gezme imkânı sunuyor. Koleksiyonlarının da önemli bir bölümü ve ilgili yayınlar çevrimiçi erişime açık.
Bir küratör olarak koleksiyon sergisi hazırlamak ile tek bir sanatçının sergisini hazırlamak arasında nasıl farklar var?
Bir koleksiyondan seçki yapmak veya bir grup sergisi üzerinde çalışmak ile kişisel sergi hazırlamak oldukça farklı süreçler. Grup sergisinde farklı sanatçıların yapıtları aracılığıyla bir hikâye anlatılıyor ve hazırlık sürecinde her bir sanatçının o hikâyenin hangi bölümünü ele aldığı üzerine çalışılıyor. Bu bölümlerin sayısız bir araya gelme potansiyelinden hikâyeyi en akıcı şekilde anlatabilecek yol bulunmaya çalışılıyor. Kişisel sergilerde ise sanatçıyla beraber bir hikâye kurgulamak söz konusu, bir sanatçının pratiğine yoğunlaşarak dünyalarımızın kesiştiği alanlara bakmak ve bu alanlardan nereye gidebileceğimize odaklanmak şeklinde tarif edebilirim.
Serginin hazırlık sürecinde sizi en çok zorlayan ya da en öğretici aşama ne oldu?
Bu denli geniş kapsamlı ve önemli eserler barındıran bir koleksiyonu çalışmak benim için çok öğretici bir deneyimdi. 9 bin eseri ele alırken koleksiyona yaklaşabileceğim çok sayıda konu ve perspektif ortaya çıktı, bu kadar zengin potansiyeller arasında Pera Müzesi bağlamında anlatmak isteyeceğim hikâyeye odaklanmak kolay olmadı. Dolayısıyla biraz daha başa dönerek doğru soruları sormaya çalıştım. Koleksiyonun temsil ettiklerine, neden oluşturulduğuna bakarak bugün neyi tartışmanın anlamlı olacağını sorgulamamın yani bu durumla baş etme sürecini serginin bir parçası haline getirmemin dürüst bir yaklaşım olacağını düşündüm.

Sergide sizin için özel bir anlam taşıyan ya da serginin ruhunu en iyi yansıttığını düşündüğünüz bir iş var mı?
Anya Gallaccio’nun “Preserve Beauty [Güzelliği Muhafaza Etmek]” başlıklı yerleştirmesi sergiye girer girmez karşımıza çıkıyor ve koleksiyonların koruma, sahip olma, zamanda dondurma ve sonsuza kadar muhafaza etmeyle özdeşleşen doğalarına çarpıcı bir başkaldırıda bulunuyor. Bu çalışma 500’ün üzerinde taze gerbera çiçeğinin bir camın arkasında sergilenmesinden oluşuyor. Bu çiçekler sergi süresince solacak, küflenecek, çürüyecek, yere düşecek ve serginin sonunda onlardan geriye bir şey kalmayacak. Her seferinde taze çiçeklerle yeniden kurulması gereken bu çalışmanın koleksiyona dahil edilmiş olması koleksiyon yapma pratiğine yeni katmanlar getiriyor.
İzleyicilerin bu sergiden nasıl bir deneyim ya da duygu ile ayrılmasını umuyorsunuz?
Bir sergi gezerken ne hissedeceğimizi şekillendiren çok fazla etken var. Her ziyaretçinin deneyimi kendine özgü ve birbirinden farklı olacaktır. Bu sergi özelinde, serginin açabileceği kapılara alan yaratabilmiş olmayı umuyorum. Bu herhangi bir yapıttan etkilenmek, bir cümleden ilham almak, bir sanatçıyı merak etmek, yeni bir perspektifi değerlendirmeye almak olabilir.
Kapak ve diğer görseller: Pera Müzesi’nde 18 Ocak’a dek görülebilecek “Ortak Duygular” sergisinden genel görünüm.