Çağrı Saray’ın sessiz haritası

Çağrı Saray’ın “Rooms of Spleen” sergisi, izleyiciyi yalnızca mekânlar değil, aynı zamanda bir ruh hâlinin katmanları arasında dolaştıran yoğun bir yolculuğa davet ediyor. ‘Spleen’ yani ‘sıkıntı’ kavramının peşine düşen sanatçı, kişisel bir atölyeden Paris’in hafıza mekânlarına, oradan da ülkenin yorgun temsillerine uzanan çok katmanlı bir anlatı kuruyor.

Yasemin Semercioğlu

Çağrı Saray, çizimden videoya, arşivden fotoğrafa uzanan çok disiplinli üretimini bu kez daha da rafine bir noktaya taşıyor. Sanatçı Vision Art Platform’daki “Rooms of Spleen” başlıklı sergisinde bir odadan diğerine geçtikçe mekân, bir sahne olmaktan çıkıp yaşayan bir karaktere, izleyiciyi ise pasif konumdan çıkarak odalar arasında dolaşan aktif bir katılımcıya dönüşüyor.

“Rooms of Spleen”, izleyiciyi yalnızca mekânların değil, duyguların ve hafızanın da içinden geçiren yoğun bir deneyim sunuyor. Çağrı Saray, kişisel olanla kolektif olanı bir araya getirirken sıkıntı, kayıp ve tanıklık hâllerini umut ve dönüşümle yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu röportajda, Çağrı Saray ile “Rooms of Spleen”in düşünsel ve duygusal arka planını, mekânla kurduğu bağı ve serginin iç ritmini konuştuk.

 

“Rooms of Spleen” oldukça şiirsel bir başlık. Bu ismin ardındaki duygusal ve düşünsel çıkış noktası neydi?

Spleen, benim bir önceki sergim olan “Horror Vacui”den sonra çalışmaya başladığım bir kavram. Diğer sergideki boşluk kavramı beni ‘sıkıntı’ üzerine düşünmeye yönlendirdi ve sonrasında ‘spleen’e ulaştırdı. Bu son iki sergi, birbirinin ardılı ve birbirleriyle ilişkili sergiler ve hem sergiyi saran atmosfer, hem de benim işleri üretirken duyumsadığım kayıp duygusu her ikisinde de mevcut. Başlığa ilişkin şiirsel çağrışımın kaynağı da, aslında spleen kelimesinin orijinine ve Baudelaire’in “Le Spleen de Paris”ine işaret ediyor. Ancak sergide ‘spleen’, sadece modern insanın sıkıntısı olarak değil, farklı görünümlerde ve farklı kategorilere ayrılmış olarak anlamlandırabileceğimiz bir anlatı içinde yer alıyor.

 

Melankoli, yalnızlık ve hafıza sergide iç içe geçiyor. Bu duygular sizin üretim yolculuğunuzda nasıl bir izdüşüm buldu?

Bu kavramlar zaten benim üretimimin temelini oluşturuyor. “Rooms of Spleen” sergisi özellikle giriş katında otobiyografik bir anlatımla başlıyor. Bir mekanı terk etme hikayesi olarak atölyeden ayrılış sürecim, geçmişimden bana kalan mobilyalar ve anılarla dolu bir yaşam alanından zorunlu gidişimin kaybıyla şekilleniyor. ‘Spleen’i merkezine alan sergide galeri mekanı; Kişisel Alan, Coğrafya, Egzersizler ve Orijin isimleriyle birbirleriyle ilişkileniyor ve ayrışıyorlar. ‘Spleen’in farklı görünümleri ve farklı tezahürleri odalara yayılıyor.

 

Mekân eserlerde yalnızca bir çevre değil, bir varlığın kendisi gibi işliyor. Bu sergide mekânı nasıl kurguladınız; tanık mı, aktör mü, ruh hâli mi?

Alt kattaki işler benim ayrıldığım atölyeme odaklanıyor. Bu aslında benim hikayem ve bu hikayenin de öznesi benim. Benim için bu mekan aslında hem atölye, hem ev, hem bir düşünme ve üretme alanı, hem de bir sıkıntı mekanı. Mekanı anlamlı kılan da; elbette o mekanı sahiplenen, orada yaşayan kişinin hayatıyla, deneyimleriyle şekillenen bir yaşam alanına dönüşmesinde saklı. Bu bağlamda mekan da elbette sessiz bir tanık niteliğinde. Atölye egzersizlerine ve ölçümlere dair Vision’ın ikinci katında yer alan büyük boyutlu çizim de dış dünyayla atölye arasındaki mesafeyi arşınlayan ve betimleyen bir iş. Coğrafya isimli odada ise benim pozisyonum bir tanıklık durumunu içeriyor. Bu oda izleyicileri de birer tanık olarak içinde yaşadığımız ülkeye ilişkin yorgun imgelerin arasında dolaşmaya davet ediyor. Mekanın bir diğer tezahürü de Orijin isimli Paris mekanlarının çizimlerinin yer aldığı oda. Buradaki tanıklar bizzat burada resmedilen mimari yapıların kendisi, onlar tarihin tanıkları.

“Bellek Mekanları”, Galerie Vivienne, asitsiz kağıt üzerine mürekkep, 138×192 cm

 

Yerleştirme biçimi açısından eserler duvarlara, geçitlere, boşluklara müdahale ediyor. Bu müdahale sizin için ne ifade ediyor; hangi sorgulara açılıyor?

Vision’ın giriş katı, galeri mekanı olarak cazip bir yer. İzleyiciye hemen serginin bütününü sunmayan, izleyiciyi içeriye davet eden ve katlardaki odaları gezmeye teşvik eden bir mimariye sahip. Vision’ın Akaretler’deki bu ana mekanında yaptığım iki sergide de buna özellikle dikkat ettim. Bu sergide dışarıdan içeriye girdiğinizde aslında doğrudan bir mahrem alana giriyorsunuz. Bu kontrast, izleyiciyi özellikle uyaran bir geçiş sunuyor. Giriş alanında mekana neredeyse hiç müdahale etmeden beyaz duvarlarda asılı fotoğraf ve çizimler ve hemen sağdaki merdiven-altı kör alanda neredeyse fotografik ve durağan bir video görüntüsüyle karşılaşıp sonrasında siyah duvarlarla kaplı odada kişisel, evcil nesnelerle ve atölyenin 2/3 ölçeğindeki ön cephesinin enstale edildiği bir işle karşılaşıyorsunuz. Yukarıdaki katlardaki akış alt kata kıyasla daha sakin ve alışıldık. Üst katta, 4 metre uzunluğundaki büyük çizim, kendi alanını oluştururken, bir yandan da iki odayı birbirine bağlayan bir köprüye dönüşüyor.

 

Farklı disiplinleri (fotoğraf, çizim, arşiv) bir araya getiriyorsunuz. Bu katmanlı anlatım sizin için nasıl bir düşünsel/duygusal alan yaratıyor?

Bu sergide diğer sergilerime kıyasla ağırlıklı olarak çizim ve resimler ağır basıyor. “Rooms of Spleen”, fotoğraf, video ve enstalasyon gibi medyumları daha minör ölçekte kullandığım bir sergi oldu. Ben tüm medyumları anlatıya katkı sağladıkları oranda kullanmaya çalışıyorum. Örneğin galerinin giriş katındaki videoda yer alan manzarada hareket eden tek unsur, kadrajın merkezinde, mekanın penceresinden görünen dışarıdaki ağacın yaprakları. Buna bir video işi demek bile zor. Yukarıdaki Coğrafya isimli odada yer alan, bir sanatçının nasıl ısındığına ilişkin yapılmış prospektüse eşlik eden soba görüntüsünde de sadece sobanın yandığını görebiliyorsunuz. Sergide videoların ve fotoğrafların, resimlerin önüne geçmemesine ama aynı zamanda onları tamamlamasına dikkat etmeye çalıştım.

 

‘Boşluk’, ‘sessizlik’ ve ‘iz / hayaletlik’ sergide sıkça hissedilen unsurlar. Bu unsurları estetik strateji mi yoksa kaçınılmaz anlatısal sonucu mu olarak görüyorsunuz?

Cevap, aslında her ikisi de. Evet, bu unsurlar hem anlatının, hikayenin atmosferini tamamlayan unsurlar ve evet, bu bir kurgu ve bu kurguyu oluştururken aldığım kararların sonucunda ortaya çıkan unsurlar. Sergi yaparken bir yandan anlatmak istediğim hikayeyi kurgulamaya çalışıyorum, bir yandan da bu sergiyi gezen ve beni hiç tanımayan bir izleyici gibi objektif bakmaya özen gösteriyorum. Benim sergileme pratiğim, çoğunlukla böyle bir metot üzerine kurulu.

 

Kent belleği ile bireysel hafıza eserlerde birbirine dokunuyor. Bu dokunuşu sergide nasıl şekillendirdiniz?

“Bellek Mekanları” ve “Unutmanın Eşiği” serilerinde zaten bu birlikteliği kurmaya çalışmıştım, yıllar boyunca. Burada da bir anlamda hafıza mekanları yer alıyor. Ama burada yer alma nedenleri ‘spleen’in orijiniyle ilişkili. Coğrafya isimli odadaki işler ise benim daha önceki yıllardaki üretim pratiğimi geri çağıran işler. Bu işler de izleyiciyi bu toprakların köklü ancak yorgun temsilleriyle karşı karşıya getiriyor.

 

“İtiraf-2”, 2023, çelik stencil kalıbı, 104×80 cm

Eserlerde üst üste binen katmanlar hem görsel hem ruhsal bir derinlik yaratıyor. Bu çok katmanlılık üretim sürecinize nasıl geri döner?

Çizimlerimde kullandığım bu katmanlı anlatım artık benim için bir resimsel dil niteliğinde. Üzerine düşündüğüm, çalıştığım kavramlarla kolayca ilişkiye girebilen bir dil. Son iki sergide bu dili çizgiden lekeye, çizimden resme taşımaya özen gösterdim. Aynı dili fotoğraf ve video işleri üretirken de kullanmayı defalarca düşündüm ama sonrasında vazgeçtim. Çünkü sürekli hareket halinde olan, titreşen ve netliğini sürekli koruma çabasında olan resimler bunlar. Ben bu sergide video ve fotoğrafı, bu resimlerin arasında nefes alacak alanlar gibi kullandım. Mümkün olduğunca durağan ve sessiz bir biçimde…

 

Fotoğraflarda kimi zaman objeler, mekân ayrıntıları veya boşluklar yer alıyor. Bu ‘görünmez izler’i nasıl seçiyor; nasıl yerleştiriyorsunuz?
Bu sergi için çektiğim çok sayıda fotoğraftan sadece üçünü kullandım. Ben çoğunlukla bir sergi için çok sayıda iş yapıp, mekanda kurgusunu yaparken bazı parçaları sergiye dahil etme ve etmeme gibi kararlar veriyorum. Bu akış bu sergide de böyle gerçekleşti. Mekanın girişindeki “Atölye” isimli fotoğraf tüm anlatının başlangıcı. Yine giriş kattaki küçük fotoğraf, içerideki mekanı röntgenlediğimiz bir delik, sonrasında o fotoğrafta gördüğümüz mekana fiziksel olarak giriş yapıyoruz. İçeri girdiğimizde karşılaştığımız nesnelere, mobilyalara odun yığınlarını gösteren bir fotoğraf eşlik ediyor. Yani sergideki tüm fotoğraflar bu kurguyu tamamlayan, bütünleyen unsurlar.

 

Mekân, yapılar ve mimari formlarla sık temas eden çizimler de var. Mimari hafıza ile sanat belleği arasında nasıl bir geçiş kuruyorsunuz?

Uzun yıllar zaten bu mimari yapıların çok sayıda çizimlerini yaptım. Bu sergide yer alan mekan çizimleri ise aslında Paris’in hafıza mekanlarından başlıcaları. Sanatla ilgilenenler Walter Benjamin’in “Pasajlar” kitabını iyi bilirler. Bu kitabın son sayfalarında yeralan Galerie Vivienne isimli pasajın girişi ve iç mekanı sergideki çizimlerden ikisi. Fransa tarihine baktığımızda ise Paris Komünü’nün karşısında yer alan en güçlü temsil Sacre Coeur ve bu mekanın sıkıntının kaynağına doğru yaklaştığımız Orijin isimli odada yer almasının da nedeni bu. Diğer mekan ise Foucault Sarkacı’na ev sahipliği yapan Pantheon. Ve bildiğiniz üzere bu şehir, Baudelaire’in Paris’i.

“Dış Cephe”, 2025, enstalasyon (2 çizim, 1 resim ve beton), 226,7×139,6×20 cm

 

Sergide bir ‘oda’dan diğerine geçerken izleyici aynı zamanda zihninde bir geçiş yaşıyor. Bu geçişi yönlendiren unsurlar nelerdir?

İlk bakışta bu odalar birbirinden kopukmuş gibi dursalar da, ‘spleen’ bu odaları birbirine bağlayan zamk niteliğinde. Bu yüzden mekanının girişindeki sergi metnini özellikle okumalarını isterim. Ben de çoğunlukla sergileri gezerken önce sergi metnini okumayanlardanım, ancak bu sergideki odalar arasındaki geçiş ve ilişkileri anlamak için metin çok yardımcı olacaktır.

Günümüzde hızlı görsel kültürde kavramsal yoğunluğu korumak her zaman kolay değil. Bu derinliği beslemek için hangi okumalardan, ilham kaynaklarından faydalanıyorsunuz?

Benim kendimce takıntılı olduğum şeyler var. Bazen aynı kitabı, aynı filmi belli aralıklarla defalarca okuyorum, izliyorum veya aynı müzik grubunun tüm albümlerini tekrar tekrar dinliyorum. Bazen de hiçbir şey okumak veya görmek, duymak istemiyorum; bir tür bilinçli perhiz gibi.  Her sergi içinse yapmam gereken okumaları tespit ediyorum; onları bitirmeye ve öğrenmeye çalışıyorum. Örneğin ‘spleen’ meselesiyle ilgili herhalde Türkçede okunmamış kaynak bırakmamışımdır. Fransız edebiyatından İncil’e, felsefeden sosyolojiye kadar uzanan uzun bir okuma listesini bitirdim. Zaten bir sanatçının hayatı iki sergi arasındaki aralıktan ibaret olduğu için sürekli bir okuma listem hazır beni bekliyor oluyor.

 

Son olarak: izleyici her ‘oda’yı terk ederken hangi duygu, düşünce ya da soru ile ayrılmasını istersiniz?

İzleyicinin sıkıntıyı ve ‘spleen’i, yoran, bireyi ezen, tüketen ve kemiren taraftarıyla değil Kracauer’in veya Sitüasyonistler’in bakışıyla benimseyip; umut taşıyan ve mücadeleye teşvik eden bir duygu veya durum olarak duyumsamalarını ve kendi hayatlarına taşımalarını isterim.

Sergi 7 Kasım’a dek Vision Art Platform’da izlenebiliyor.

Kapaktaki eser: Çağrı Saray, “Atölyede Son Gün”, 2025, asitsiz kağıt üzerine mürekkep, 132×172 cm

 

 

İlginizi Çekebilir