18. İstanbul Bienali bir yıllık gecikmenin ardından “Üç Ayaklı Kedi” başlığıyla kapılarını açtı. Küratör Christine Tohmé’nin önerisiyle üç yıllık bir çalışma planı öneren bienal “kendini koruma” ve “gelecek olasılıkları” temaları etrafında şekilleniyor. Bu yaklaşım elbette ki 1994 yılından beri Lübnan’da kamusal alan işleri üreten ve Ashkal Alwan sanat kuruluşunun kurucusu olan Tohmé’nin pratiğiyle örtüşüyor. “Her şeye rağmen” üretmek, bu üretim için motivasyon yolları aramak “Üç Ayaklı Kedi”nin de özünü temsil ediyor.
Bienalden, yoğun sıkışmışlık duygusunun yanı sıra içine girilebilir, deneyimlenebilir, dolayısıyla izleyicinin sanatçıyla empati kurabileceği eserleri seçmeye çalıştım. Bunlar özellikle Tohmé’nin de ilgi alanı olan mikro kent hikayelerinden makro sorunları işaret eden eserler. Baktığımızda yöresel görünen bu sorunlarda fazlaca kendimizi bulabildiğimiz, aynı dertleri yaşadığımız bir dünya söz konusu. Bu seçki için bir rota çıkarılacak olursak; Beyoğlu’ndan başlayarak, Elhamra Han, Galata Rum Okulu, Galeri 77, Muradiye Han, Külah Fabrikası ve Zihni Han şeklinde turunuzu tamamlayabilirsiniz. İyi seyirler…

Valentin Noujaïm, Zihni Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Valentin Noujaïm
Zihni Han
Valentin Noujaïm‘in “La Défense” üçlemesinin (2022-2025) ilk bölümü olan “Pacific Club” (2023), sanatçının sinema ve video sanatı arasındaki sınırları belirsizleştirerek gerçek ve hayali yaşamları iç içe geçiren pratiğinin çarpıcı bir örneği. Film, 1980’ler boyunca Paris’teki diaspora toplulukları için bir ortak bellek ve kutlama mekanı görevi gören tarihi buluşma yeri Pacific Club Privé’nin psikocoğrafik bir incelemesini sunuyor. Video bölümüne geçiş, metal aksam üzerinde ikonoklast dönemden kalmış izlenimi veren kırık ve yatay duran “Gargoyleler, 2025” isimli enstalasyon içinden sağlanıyor. Araplar, Kuzey Afrikalılar ve diğer göçmenlerin “La Défense”ın kalbinde soul, R&B ve rap dinleyerek dans ettiği bu sığınakta yaşananları, Cezayir asıllı Fransız Azedine Benabdelmounene’nin 1985 civarındaki kişisel deneyimleri üzerinden aktarıyor.

Ana Alenso, Muradiye Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Ana Alenso
Muradiye Han
Ana Alenso‘nun “Madenin Verdiğini Maden Alır” (2020) adlı çalışması, sanatçının petrokültür çatışmaları ve ekolojik paradoksları inceliyor. Venezüela’nın Amazon bölgelerindeki altın madenciliği gerçekliğinden yola çıkan bu multi-disipliner enstalasyon, 2014-2016 petrol krizi sonrası hükümetin açık ocak madenciliğine yönelmesinin yıkıcı sonuçlarını ele alıyor. Maden düzeneklerini andıran heykelsi makineler, hurda parçalar, radyasyon ve ses öğelerinden oluşan yerleştirme, bilim insanları, eski askerler ve yerli halkla yapılan işbirlikleri sonucu şekillenmiş kapsamlı bir araştırmanın ürünü. Güney Amerika’nın maden bölgelerindeki yaygın deyişten adını alan eser, insan eliyle yapılan müdahalelerin kaçınılmaz bedelleri arasındaki neden-sonuç ilişkisini ortaya koyarken, aynı zamanda sömürgecilik mirasına ve küresel madencilik faaliyetlerinin yarattığı güç dengesizliklerine dair somut bir sorgulamayı şiirsel ama karanlık bir dille sunuyor.

Doruntina Kastrati, Külah Fabrikası. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Doruntina Kastrati
Külah Fabrikası
Doruntina Kastrati‘nin “Şarkıları Yutan Bir Korno” (2025) adlı enstalasyonu, İstanbul’daki lokum fabrikalarında çalışan kadınların görünmez emeğini merkeze alarak biyopolitik iktidar ilişkilerini derinlemesine sorguluyor. İki odaya yayılan yerleştirme, fabrika zemininin zorlu koşullarını, bitmeyen mesaileri ve tekrar eden ritimlerini çağrıştıran çevreleyici bir atmosfer yaratırken, zemindeki ultrasonik hoparlörler ve alçak frekanslı titreşimler izleyiciye sarsıcı bir bedensel deneyim sunuyor. Merkezde yer alan cilalı metal yapıdaki dört video ekranında, sanatçının fabrika işçileriyle yaptığı röportajlardan derlenen belgesel görüntüler akıyor; bu kayıtlar, çalışma ortamlarının gerçekliği ile yönetimin dayattığı steril anlatı arasındaki derin uçurumu ortaya koyuyor, kadın emeğini çevreleyen zorunlu sessizliği görünür kılıyor. Bitişik odadaki geri dönüştürülmüş fabrika makinelerinden üretilen korno biçimli hoparlör ise ses, emek ve üretim mimarisi arasındaki karmaşık bağları temsil ederken, işçilerin seslerinin nasıl yutulduğuna dair çarpıcı bir metafor oluşturuyor.

Jagdeep Raina, Elhamra Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Jagdeep Raina
Elhamra Han
Tekstil, çizim, yazı, seramik, 35 mm film ve video animasyonunu kapsayan disiplinlerarası alanlarda çalışan Jagdeep Raina, arşivi tarihsel hafızayı keşfetmek için kullanıyor. Raina, İstanbul Bienali’nde sergilenen seçkisinde ailesinin kökenlerinin dayandığı Keşmir bölgesine özgü geleneksel dokuma tekniğini resimsel bir üslupla birleştiriyor. Özellikle 1960’larda Hindistan’da ABD tarafından diretilen tarım politikalarını ve bu politikaların Pencap üzerinde bıraktığı sosyo-kültürel etkiyi araştıran kompozisyonları Türkiye’deki pestisit kriziyle de paralellik kuruyor. Elhamra Han’da görülebilecek olan seçki 18. yüzyıldan itibaren Pencap ve Keşmir bölgeleri arasında paylaşılan zanaat pratiklerine göndermeler içeriyor.

Abdullah Al Saadi, Zihni Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Abdullah Al Saadi
Zihni Han
Abdullah Al Saadi’nin “Taş Terlikler” (2013) adlı yerleştirmesi, sanatçının doğa ve kırsal yaşamla kurduğu güçlü bağın yanı sıra yerel ve kişisel tarihlerin kesişim noktalarını araştıran geniş kapsamlı pratiğinin önemli bir örneği. Körfez yaşamında gündelik bir nesne olan geleneksel sandaletlerden esinlenen çalışma, küçük ada halklarının, kum birikerek topraklarını genişletme umuduyla yıpranmış terliklerini denize attıklarına dair yerel bir anlatıdan hareket ediyor. Sanatçı bu sıradan nesneyi taş biçiminde yeniden üreterek, hem hikayeye hem de nesnenin simgeselliğine yeni bir katman ekliyor. Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki hızlı modernleşme süreci ve çöl peyzajının kalıcı dönüşümü bağlamında okunabilecek eser aynı zamanda gündelik nesnelerin hafıza ve aidiyet inşasındaki rolünü de sorguluyor.

Sara Sadik, Zihni Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Sara Sadik
Zihni Han
Sara Sadik‘in “Xenon Palace Şampiyonası” (2023) adlı enstalasyonuna giriş yaptığınızda kendinizi pop bir sığınağın içinde hissediyorsunuz. Kurgu ve belgeseli harmanlayarak popüler kültür öğelerini birleştiren eser, renkli halılar, ortam aydınlatması ve rahat koltukları ile izleyiciyi nargile salonunu andıran sanal bir mekana taşıyor. Sadik, bir şampiyonluk turnuvası düzenleyen salon yöneticisi rolünü üstlenerek gerçek hayattaki oyuncu dostlarını bu kurmaca turnuvanın parçası haline getiriyor. İzleyicilerin oyun konsolları aracılığıyla katılmaya davet edildiği bu etkileşimli deneyim, sosyal alanları kaçış güzergahlarından ayıran bulanık eşikler üzerine düşünürken, gündelik buluşma yerlerine kültürel ve politik değer taşıyan mekanlar olarak yeni bir perspektiften yaklaşıyor. Geleneksel olarak erkeklere özgü, rekabet ve performansın hakim olduğu nargile salonlarını yeniden değerlendiren proje, medyada yeteri kadar temsil edilmeyen göçmen toplulukları desteklerken bu sosyal alanlara ilişkin güçlendirici değerleri görünür kılıyor.

Merve Mepa, Galata Rum Okulu. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Merve Mepa
Galata Rum Okulu
Merve Mepa’nın “Rastgele Bir Yürüyüş, Beslenme ve Hava” (2025) adlı enstalasyonu, sanatçının el sanatları, deneysel elektronik ve altyapı kavramları etrafında kurduğu disiplinlerarası pratiğinin öne çıkarıyor. Sergi mekanında izleyiciye yönlendirmelerin olmadığı bir deneyim sunan işin merkezinde dikey konumlu heykel; veri akışlarını, sinir sistemini ve altyapı ağlarını zihinde çağrıştırıyor. Eser, açık kasa bilgisayarların platform üzerinden çalışarak sürekli açılan yeni tarayıcı pencereleriyle gerçek zamanlı veri üretmesiyle bir sunucu ekosistemi olarak işliyor; bu veriler soğutma sistemlerinden yayılan hava gibi mekana yayılarak bilgi sayımını bir tür ‘hava durumu’ algısına dönüştürüyor. Galvanizli çelik panellerden hava kanallarına, havalandırma hortumlarından LED ışıklandırmaya dek değişen materyaller ve teknik bileşenlerin kullanıldığı bu yerleştirme, gelenek, emek ve teknolojilerin üretim biçimlerini düşünürken dijital altyapıların fiziksel ve algısal izlerini görünür kılıyor.

Haig Aivazian, Galeri 77. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Haig Aivazian
Galeri 77
Beyrutlu sanatçı Haig Aivazian‘ın “Fenerler Sizin Olsun, Işık Bizimdir” adlı çizgi dizisinden üç bölüm, sanatçının insanları, nesneleri ve mekanları nasıl yerleştirip etkilediğini araştıran pratiğinin animasyon formunda bir ifadesi. Sergi mekanında kesintisiz döngü halinde oynatılan bu üçleme, bambaşka kaynaklardan bulunup kolaj şeklinde derlenen çizgi film ve animasyonları, Lübnan’da ve bölgede yaşayan animasyon sanatçıları, müzik yapımcıları ve diğer paydaşlarla işbirliği içinde farklı derecelerde dönüştürerek, yeniden çizerek ve hareketlendirerek oluşturuyor. Geceyi bilinmeyen güçlerce ele geçirilmeye çalışılan bir mücadele alanı olarak kurgulayan anlatı, gerçeklerden kaçış, firarilik ve yüzleşme eylemlerini bu güçlerin karşısında konumlandırıyor. Aivazian’ın işbirlikçi üretim yaklaşımı sayesinde hem yerel sanat topluluklarını güçlendiren hem de politik direniş biçimlerini görsel olarak somutlaştıran kolektif bir yaratım deneyimi sunuyor.

Jasleen Kaur, Zihni Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Jasleen Kaur
Zihni Han
Jasleen Kaur‘un “Bedenim Bir Kasvet Tapınağı” (2021) adlı enstalasyonu, Turner ödüllü sanatçının kişisel, politik ve manevi konuları harmanlayarak dayanışma ve neşe uyandıran yaklaşımının eleştirel boyutunu sergiliyor. Ana akım küresel ‘wellness’ kültürünün etkisiyle yaşam tarzlarının pazarlanması ve yoga ile meditasyon gibi yerli, kadim ruhani geleneklerin ticarileşmesi sürecini sorgulayan çalışma, büyük ölçekli duvar kağıdında tarihsel öneme sahip ancak günümüzde turistler için popüler yoga mekanı haline gelen Trimbakeşvar Şiva Tapınağı’nın buluntu fotoğrafını gösteriyor. Yarı saydam perdeye yansıtılan Kundalini yogisi Swami Dev Murti’nin ve yoga yapan insanların arşiv görüntüleri, huzurlu meditasyon ortamını sekteye uğratarak kaynak ile katman arasındaki zıtlıkları vurgularken, Sara Ahmed’in ‘mutlu nesne’ teorisine ve beyazlıkla kurduğu yakınlığa göndermelerde bulunuyor. Özbakım endüstrisinin yerli toplulukların ruhani ve bilgi temelli geleneklerini sömürüp kâr sağlama eğilimini eleştiren yerleştirme, bu holistik geleneklerin özgün anlamını yok eden ve eşitsizlikleri daha da vahim hale getiren kültürel sömürgecilik biçimini ifşa ediyor.

Claudia Pagès Rabal, Külah Fabrikası. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Claudia Pagès Rabal
Külah Fabrikası
Claudia Pagès Rabal‘ın “Beş Savunma Kulesi” (2025) adlı enstalasyonu, militarizasyon ve güvencesizlik temalarını çoklu katmanlar ve kırılan zaman algılarıyla birleştiriyor. Yerleştirmenin merkezinde yer alan “Beş Savunma Kulesinin Gecesi” başlıklı 34 dakikalık film, 360 derece kamerayla çekilerek tavandan yansıtan LED ekran aracılığıyla eski İslam mimarisi tekniklerinden ilham alan Katalan tonozunu akla getirecek biçimde sunuluyor. Filmde dört performans sanatçısının sanatçıyla birlikte sergilediği duygusal ama askeri kesinlik taşıyan yavaş ritimli koreografisine günümüz Katalonya’sından Òdena, Manresana, Tossa, Miralles ve Vilademàger kulelerinin LED ışıklı fotoğrafları eşlik ediyor. Çağdaş siyasi sınırları ve altyapıdan dışlanmışlığı çağrıştıran bu mimari örnekleri beş perdede sahneleyen eser, feodal çatışmalardan İslam mühendislik başarılarına, sömürgeciliğin unutturduklarından milliyetçilik ve aidiyetsizlik meselelerine uzanan tarihsel atıflarla sınır çizme ve denetleme pratiklerinin süreklilik arz eden doğasını sorgulatıyor.
Kapak: Abdullah Al Saadi, Zihni Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren