Türkiye’nin çağdaş sanat sahnesinde uluslararası bir buluşma noktası haline gelen Contemporary Istanbul (CI), 20. yaşına özel projelerle giriyor. Bu yıl 24 Eylül’deki ön izlemesinin ardından 25–28 Eylül tarihleri arasında Tersane İstanbul’da sanatseverlerle buluşmaya hazırlanan CI, Amerika kıtasının dinamik sanat sahnesine odaklanan Focus Amerika programı, feminist sanatın öncülerinden Judy Chicago’nun Türkiye’de ilk kez sergilenen eseri, Sigg Sanat Vakfı’nın dünyaca ünlü koleksiyonundan seçilen eserleri içeren sergisi ve daha pek çok projesiyle yalnızca eserlerin sergilendiği bir alan olmanın ötesine geçerek İstanbul’un çağdaş sanatla kurduğu bağı derinleştirmeyi hedefliyor.
Öncelikle özel bölümlere bir göz atalım: Yönetim kurulu başkanlığını Ali Güreli’nin üstlendiği fuarın dikkat çeken ilk başlığı Focus Amerika, Amerikan çağdaş sanat sahnesine odaklanıyor. Amerikan soyut sanatının usta ismi Bill Jensen’ın yapıtları, Perulu sanatçı Elena Damiani’nin Venedik Bienali’nde sergilenen eserleri, Brad Kunkle’ın altın ve gümüş varakla ışıklı resimleri, Ryan Koopmans & Alice Wexell’in Sovyet mimarisini post-hümanist bir yaklaşımla yeniden yorumlayan işleri, eserleri MoMA ve Guggenheim koleksiyonlarında bulunan ünlü Kanadalı fotoğrafçı Edward Burtynsky’nin fotoğrafları, New York merkezli Perulu-Amerikalı sanatçı Grimanesa Amorós’un mekana özgü yerleştirmesi bu bölüm kapsamında sergileniyor.
Contemporary Istanbul Vakfı’nın panel programı CIF Dialogues, önümüzdeki 20 yılın sanat deneyimlerini tartışmaya açarken küratöryel sunumlarda Judy Chicago’nun “What if Women Ruled the World?” eseri dikkat çekiyor. Türkiye’de ilk kez sergilenen eser, sanatçının farklı çevrelerden insanlara yönelttiği bu soruya aldığı cevapları kumaşın üzerine işlediği en önemli yapıtlarından biri. Fuar boyunca ziyaretçiler de eserin yönelttiği soruya, hatta sorulara, yanıtlar verecek ve Chicago bunlarla bir sonraki yapıtını üretecek.

Merakla beklenen bir diğer sergi ise sanat koleksiyonerliği alanında uzun yıllara dayanan deneyimini bağımsız bir yapıya taşıyan Contemporary Istanbul Danışma Üst Kurulu’nun yeni üyesi Pierre Sigg’den geliyor. Kurucusu olduğu Sigg Sanat Vakfı’nın koleksiyonundan oluşturulan seçki, içerdiği isimlerle göz dolduruyor. Koleksiyon, modern ve savaş sonrası dönemden günümüzün genç sanatçılarına uzanıyor; resim üzerinden özellikle geleneksel ve dijital medyanın kesişimine odaklanıyor.
Contemporary Istanbul’un vizyonun şekillenmesinde kuşkusuz Rabia Bakıcı Güreli’nin rolü büyük. Yönetim kurulu başkan yardımcısı olarak, ayrıntılara gösterdiği özen, planlama disiplini ve bitmeyen enerjisiyle fuarın bel kemiğini oluşturuyor. “Ben yaprakları yapmayı seviyorum, Ali Güreli ise ormana bakmayı seviyor. O benden daha vizyonerdir, ben de çalışkan arıyımdır” sözleri ise yalnızca kurucu ortaklıktaki dengeyi değil, aynı zamanda onun CI’ın sürdürülebilirliği ve bugünkü başarısındaki belirleyici katkısını ortaya koyuyor.
Fuarın arka planında yürüttüğü koordinasyon ve stratejik planlamayla dikkat çeken, genç sanatçılara alan açma, sanat dünyasında kadınların sesini güçlendirme hedefiyle hareket eden Rabia Bakıcı Güreli ile hem kişisel yolculuğunu hem de Contemporary Istanbul’un 20 yıllık hikâyesini, bugünkü dinamiklerini ve geleceğe dair beklentilerini konuştuk.
Contemporary Istanbul olarak 20. yaşınızı kutluyorsunuz. İlk yıllardaki hayallerinizle bugün geldiğiniz nokta arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
20 yıl boyunca sanat piyasası, sanat ekosistemi, sanatsal üretim çok değişti. O zamanlar İstanbul’da çağdaş sanat üzerine uluslararası bir fuar hayata geçirmek, o dönemin koşullarında oldukça iddialı bir girişimdi. Türkiye’de çağdaş sanat henüz geniş kitlelere ulaşmamıştı; altyapı sınırlıydı, sanat piyasası emekleme dönemindeydi ve uluslararası bağlantılar oldukça zayıftı. Ancak biz, İstanbul’un kültürel derinliğine ve yaratıcı enerjisine güvenerek bu adımı attık. Amacımız, sanat aracılığıyla İstanbul’u dünyayla buluşturacak bir platform yaratmaktı.
O zamanlar sadece ulusal alanda etkimiz vardı ama bugün Contemporary Istanbul, uluslararası alanda bir marka ve tüm bunlar da büyük değişimler olarak sanat ortamını etkiledi. Artık daha çok sanat alıcısı, koleksiyoner var. Sanat izleyicisi de bu bağlamda gelişti diyebilirim.
Bugün baktığımızda geçmişte attığımız bu cesur adımı bir kez daha net bir şekilde görüyoruz. Şunu söyleyebilirim: Contemporary Istanbul artık yalnızca bir fuar değil; sanat dünyasının küresel aktörlerini bir araya getiren, İstanbul’un kültürel kimliğini uluslararası düzeyde temsil eden bir merkez haline geldi. Her yıl dünyanın farklı köşelerinden gelen sanat profesyonelleri, bu şehri sadece eserler için değil, fikir alışverişi ve iş birliği için de tercih ediyor.
Yani o dönemde risk alarak başlattığımız bu yolculuk, bugün İstanbul’un çağdaş sanatla kurduğu güçlü bağın ve Türkiye’nin kültürel vizyonunun bir simgesi olarak anlam kazanıyor. Bu, sadece bir fuarın değil, bir şehrin dünyaya açılan yaratıcı yüzünün hikâyesi. 20 yıl sonunda Contemporary Istanbul yalnızca bir fuar değil, Türkiye’nin dünyadaki en güçlü ‘soft power’ markalarından biri oldu.

Ryan Koopmans & Alice Wexell, “The Wild Within. Yusuf İzzettin Mansion Istanbul ”, 2025, 101.6 x 152.4 cm. Leila Heller Gallery
20 yıl önce nasıl bir ihtiyaç sizi yola çıkardı bu fuar için?
Türkiye’nin, daha da önemlisi İstanbul’un bir çağdaş sanat fuarına ihtiyacı vardı. İKON Events markamızla, Türkiye ve yurtdışında kongre, etkinlik ve sergiler düzenliyorduk ve organizasyonla ilgili tecrübemiz vardı. O sırada İstanbul’da Kitap Fuarı’nın yanında ufak bir sanat fuarı yapılıyordu. Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi sarayı yönetim şirketinin ortağıyız, burada daha iyi standartlarda bu işi yapabilir miyiz diye düşünmeye başladık. Dünyadaki önemli fuarları gezdik, inceledik. Ardından 2002-2005 yılları arasında, Art Istanbul’u yaptık. 2006 yılında ise fuarın içeriğini değiştirerek Contemporary Istanbul’u kurduk. Sonra bu süreç ilerledi, her yıl büyüdük ve farklı bir proje ortaya koymaya başladık.
Sizce fuarın yıllar içinde en önemli dönüm noktaları nelerdi?
Contemporary Istanbul’un 20 yıllık serüvenine baktığımda, birkaç tane dönüm noktası var. Her yıl yeni bir yolculuk oldu bizim için. Ama beni en çok heyecanlandıran gelişmelerden biri, fuarın artık uluslararası sanat dünyasında güçlü bir referans noktası haline gelmesi. Bugün ise dünyanın dört bir yanından sanat aktörleri şehrimize akın ediyor ve CI globalde bir marka olarak yükselmiş durumda.
Tersane İstanbul’a geçişimiz ise hem sembolik hem de işlevsel açıdan büyük bir adım oldu. Bu tarihi alan, İstanbul’un kültürel katmanlarını sadece sergi mekânı olarak değil, aynı zamanda bir anlatı olarak da görünür kıldı. Doğu ile Batı’nın kesiştiği bu noktada sanatın evrensel dilini konuşmak, fuarın ruhunu daha da derinleştirdi.
Ayrıca Focus programlarımız sayesinde farklı coğrafyalarla kurduğumuz bağlar, sanatın sınır tanımayan doğasını gözler önüne serdi. Asya’dan Amerika’ya uzanan bu etkileşim ağı, fuarın sadece yerel değil, küresel bir diyalog alanı olduğunu kanıtladı.
Kısacası, en büyük gururumuz, Contemporary Istanbul’un bir fuardan öteye geçerek İstanbul’un kültürel kimliğini dünyaya taşıyan bir platforma dönüşmesi. Bu, yıllar süren bir emeğin ve inancın karşılığı.
İstanbul’un sanat sahnesinde CI’ın yeri nasıl bir değişim geçirdi?
Bizim için en öne çıkan konu Contemporary Istanbul her yıl farklı projelerle büyütmekti. Dolayısıyla her yıl farklı bir projeyle fuara yenilik katarak ilerledik. Virtual CI, dijital sanat, collectibles gibi yeni projeler, Focus ülke sergileri ve galerileri ağırlamak bu yenilikler arasındaydı. Özel ve tek sanatçı sergileri oluşturmak, küratöryel sergilere yer vermek de, bu kriterler arasındaydı. Dünyada, farklı fuarlarda her yıl gelişen sanat etkinliklerini yakından takip ettik. Farklı marka işbirlikleri, CI’ın daha sonradan Tersane İstanbul’da tarihi kimlik ile çağdaş sanatı buluşturarak, kendini yenileyerek yeni bir yola devam etmesi, hepsi hikâyenin bir parçasıydı.
CI, sanat dünyasının farklı aktörleriyle yeterli iletişimi kurdu mu?
İş birlikleri anlamında çok çalıştık. İş birliği ve iletişim her zaman en çok önemsediğimiz konulardan birisiydi. Örneğin bugün Focus America programı CI’ın yıllar içinde kurduğu doğru iletişimle ortaya çıkmış bir projedir. Kurulduğumuzda öncelikle ulusal alanda galerilerle, sanat kurumlarıyla iletişimi önemsedik. Uluslararası alanda kurduğumuz ilişkiler de bizi besledi. Dünyanın farklı köşelerinden gelen sanat profesyonelleriyle kurulan temaslar, İstanbul’un yalnızca yerel bir merkez değil, küresel bir sanat aktörü haline gelmesini sağladı. Bu etkileşimler, Türkiye’nin kültürel görünürlüğünü artırırken, fuarın da bir diyalog alanı olarak değer kazanmasına katkı sundu.
Sizce fuarın 20 yıl boyunca Türkiye sanat piyasasına en büyük katkısı ne oldu?
Sanat fuarları, dünyanın dört bir yanından sanatçıları, koleksiyonerleri, galerileri ve kurumları bir araya getiren, yaratıcı üretimin ve ticaretin canlı merkezleridir. Birincil odakları genellikle yeni eserleri tanıtmak ve satmak olsa da, sanat fuarları aynı zamanda ikincil sanat piyasası üzerinde de dikkate değer bir etkiye sahiptir. Bu nedenle sanat ekosistemini etkilerler. Yaptığımız CIF Dialogues, açık hava sergileri, Focus programları, konuşmalar ve seminerlere gelen sanatçı, akademisyen, küratör ve yazarlar, hepsi de aslında bu bağlamda sanat ortamına, sistemine ve piyasasına katkıda bulundu. Diğer yandan, uluslararası sanatçılar ve galerilerle Türkiye’deki galeriler ve sanatçılarla buluşturmanın, onları aynı platformda bir araya getirmenin de önemli olduğunu düşünüyorum.
Şunu da belirtmek gerekiyor, çağdaş sanat fuarları yalnızca sanatçılar, galeriler ve koleksiyonerler için bir buluşma noktası değildir, aynı zamanda bulunduğu şehre kültürel bir enerji, dinamizm ve ekonomik canlılık kazandırır. İstanbul yüzyıllar boyunca sanat, kültür ve tarih açısından önemli bir merkez oldu; Contemporary Istanbul’la bu mirası çağdaş sanatla buluşturarak şehre farklı bir kimlik kazandırdık. İstanbul ve Türkiye çağdaş sanat alanında, gerek sanatçılar, galeriler gerekse koleksiyonerler açısından oldukça zengin. Bu zenginliğin görünür olması da CI’ın üstlendiği bir görev. Şehrin, dünya genelindeki çağdaş sanat destinasyonları arasında yerini almasında Contemporary Istanbul ana oyuncular arasında.
Contemporary Istanbul’un Türkiye sanat ortamında yarattığı etkiyi tanımlamak için ona sadece ‘fuar’ demek artık yeterli değil. Bu oluşum, yıllar içinde çağdaş sanatın erişimini genişleten, sınırları aşan ve yerel üretimi küresel sahneye taşıyan bir katalizör haline geldi. Başlangıçta daha niş bir çevreye hitap eden etkinlik, zamanla toplumun farklı kesimlerini içine alan bir kültürel buluşma alanına dönüştü. Bugün genç izleyicilerden akademisyenlere, kurumsal temsilcilerden uluslararası sanat medyasına kadar çok çeşitli bir kitleyle etkileşim kuruyor.
Aynı zamanda Türk sanatçılar ve galeriler için bir sıçrama tahtası işlevi gördü. Yerel üretimin uluslararası standartlarla buluştuğu bu platform sayesinde, birçok isim dünya çapındaki fuarlarda görünürlük kazandı. İstanbul’da kendi evinde bu deneyimi yaşamak, global sanat dünyasına açılmak için güçlü bir zemin sundu.
Sonuç olarak, Contemporary Istanbul yalnızca eserlerin sergilendiği bir alan değil; Türkiye’nin çağdaş sanatla kurduğu ilişkiyi dönüştüren, derinleştiren ve dünyaya açan bir yapı taşı haline geldi. Bu dönüşüm hem üreticiler hem de izleyiciler için yeni ufuklar açtı.
Geriye dönüp baktığınızda şunu daha iyi yapabilirdik dediğiniz noktalar neler?
Benim için 2012 önemli bir dönüm noktasıydı. O dönemde CI ekibinin en az yarısını yabancı ekip arkadaşlarıyla genişletmeyi planladık ancak şartlar uygun olmadı.
Bundan sonraki 20 yıl için CI’ın hedeflerini nasıl tanımlarsınız? Sizce fuarın en büyük hayali ne olmalı?
Bugün baktığımda, İstanbul’un yalnızca bölgesel bir etkinlik alanı değil; uluslararası sanat takviminde yer edinmiş, merakla takip edilen bir durak olduğunu görüyorum.
Geleceğe dair hedefimiz de bu konumu daha da ileriye taşımak ve geliştirmek. Hayalim, İstanbul’un sadece eserlerin sergilendiği bir şehir olmasının ötesine geçerek, sanatın üretildiği, tartışıldığı ve yönlendirildiği bir merkez haline gelmesidir. Küratörlerin, sanatçılarının ve düşünce liderlerinin bir araya geldiği, yeni projelerin doğduğu bir yaratıcı laboratuvar olması en büyük arzumuz.
Bu vizyonu gerçekleştirmek için uluslararası kurumlarla kurduğumuz iş birlikleri ve farklı coğrafyalara odaklanan Focus programlarımız büyük önem taşıyor. Her yeni edisyon, İstanbul’un küresel sanatla kurduğu bağı daha da güçlendiriyor.
Sonuç olarak, İstanbul’un sanat dünyasında daha aktif, daha üretken ve daha etkili bir rol üstlenmesini arzuluyoruz. Genç sanatçılar için ilham verici bir zemin, uluslararası diyaloglar için stratejik bir köprü ve çağdaş sanatın gelişimi için vazgeçilmez bir merkez olma yolunda ilerlemek en büyük hayalimiz.

Azade Köker, Lustgaeten, 2025, tuval üzerine karışık teknik, 170×130 cm. Zilberman
CI denildiğinde ilk akla Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli geliyor. Oysa siz kuruluşundan itibaren fuarın ardındaki gizli güçsünüz. CI da eşinizle birlikte çalışıyorsunuz; görev dağılımını yaparken konumlarınızı nasıl belirliyorsunuz? Bu geri planda kalma bilinçli bir tercih miydi? Ya da siz geri planda kaldığınızı düşünüyor musunuz?
Ali Güreli ile ben anahtar kilit gibiyiz. Benim uzmanlığım fuar, konser ve kongre organize etmek. Detaylarda kaybolmayı seviyorum. Planlamayı seviyorum. Ben yaprakları yapmayı seviyorum, Ali Güreli ağaçlardan oluşan ormana bakmayı seviyor. O benden daha vizyonerdir, ben de çalışkan arıyımdır. İtiraf edeyim ben kâr etmediğim işi yapmayı sevmiyorum. Uzun seneler Contemporary Istanbul kâr edemedi. Ben devamlı “Bırakalım bu işi, para kazanmıyoruz” dedim. Ali’nin öngörüsü, ısrarı ve inancıdır CI’ın devam etmesini sağlayan. Herkes sevdiği kısmı yaptı.
Siz CI içinde kendi etkinizi nasıl tanımlarsınız?
Ali benden daha iyi hatiptir. Fuarın da doğal olarak kurucusudur. Bu onun doğal pozisyonu. Ali de ayrıntılarla uğraşmayı sever. Yine de arka plandaki büyük ofis çalışmalarının orkestrasyonu bendedir. Ofis işleri içinde elimin değmediği hiçbir şey yoktur. Bunun da yeteri kadar büyük bir etki yarattığını düşünüyorum. Çünkü fuar olağanüstü derecede büyük bir bürokrasiyi gerektiriyor.
Bir kadın yönetici olarak görünürlük ve temsiliyet arasındaki dengeyi kurmak sizin için nasıl bir deneyim oldu?
Bir kadın yönetici olarak her zaman görünürlük ve temsiliyet arasındaki dengenin farkında oldum. Benim için görünürlük, sadece ön planda olmak için değil; başkalarının çalışmalarını görünür kılmak, Türkiye’de çağdaş sanatın önemini vurgulamak ve uluslararası diyaloğu güçlendirmek adına sorumlulukla kullanılan bir alan. Zannederim, son 20 yılda bu çabamın neticesinde Türkiye’deki çağdaş sanatı dünya ölçeğinde bir noktaya taşımayı başardık. Bunun yeteri kadar tarihsel bir temsiliyet yarattığını düşünüyorum. Temsiliyet bireysel kimliğin ötesinde değerleri taşımakla ilgili: Kapsayıcılık, dayanıklılık ve ekosisteme uzun vadeli bağlılık.
Contemporary Istanbul’da liderlik ederken bu iki ilkeyi birlikte gözetmeye çalışıyorum. Ekibine bağlı bir yöneticiyim, senelerce ailemden çok ekiplerimizle vakit geçirdim. Çalışma arkadaşlarım her zaman benden daha genç oluyorlar, hele hele son senelerde, onlara da parlayacak alan açmaya önem veriyorum. Onların önünde uzun bir gelecek var. Gerçek etkinin sadece görünür olmaktan değil, başkalarının da görünür olmasına imkân tanımaktan geçtiğini düşünüyorum.
Sizin dokunuşunuz CI’ın bu 20 yıllık yolculuğuna nerelerde ve nasıl yansıdı?
Contemporary Istanbul’un 20 yıllık yolculuğunda benim dokunuşum daha çok köprüler kurmak, alan açmak ve sürdürülebilirlik bilincini yerleştirmek üzerinden oldu. Bunca ulusal ve uluslararası galerinin bir araya gelmesi, son 20 yılda değişen Türkiye ve dünya koşullarında fuarı sürekli kılmak sadece bir 20. yıl belirlemesinden çok daha önemli. Ben tüm bu tarihin içinde yer aldığım için ayrıca mutluluk duyuyorum.
Şayet siz tek başınıza kursaydınız bu fuarı nasıl bir fuar yapardınız; bugünkü hikaye nasıl farklı olurdu?
Süreci birlikte götürdük. ‘Tek başıma’dan çok Türkiye’de son 20 yılda yaşananlar yaşanmasaydı nasıl bir fuar yapardım sorusu daha doğru olur. Çok farklı olurdu. Buna rağmen fuarın sürekliliği Türkiye için başlı başına bir işaret olmalıdır.

CI’da bir anı silme şansınız olsaydı -bir konuşma, bir sergi, bir karar ya da bir kriz– neyi silerdiniz?
Özellikle bir an gelmiyor aklıma. O kadar katmanlı ve çok paydaşlı bir işi oldukça zor bir coğrafyada yapıyoruz ki, her sene krizlerimiz oluyor. Bu işin doğası bu. O anda çok önemli gelse de iş başlayıp, iyi de bitince hepsi siliniyor insanın hafızasından. Yukarıdaki cevabıma ek olarak belirteyim: Bunca yoğun kriz ile iç içe yaşamak, onlara çözüm bulmak galiba benim kişiliğimin ve fuardaki konumumum en önemli yanı.
CI’da kadın olmak demek ne demek?
CI’da kadın olmak demek, aslında önce Türkiye’de kadın olmak demek… Bu da her zaman daha fazla çaba, emek ve dayanıklılık gerektiriyor. ‘90’lı yıllarda yaşadığımız zorlukların gelecekte ortadan kalkacağını düşünürken, 2025’te maalesef hâlâ kalıcı bir iyileşme göremiyorum. Türkiye’nin kadın görünürlüğü ve diğer şiddet, ayrımcılık, ikincilleştirme, ötekileştirme gibi kadın sorunları konusunda mutlaka yol alması gerekiyor.
Ama bu yolculuk bana şunu gösterdi: Kadınların varlığı sadece kendi haklarını savunmakla sınırlı değil, aynı zamanda kültürel hayatı zenginleştirmek, genç kuşaklara ilham vermek ve toplumun dönüşümünde öncü bir rol oynamak demek. CI’da üstlendiğim rol de tam olarak buydu: Görünürlükle temsiliyeti dengeleyerek, sanat dünyasında kadınların sesini güçlendirmek, genç sanatçılara alan açmak ve Türkiye’nin çağdaş sanatını dünyaya taşıyacak kalıcı bir platform inşa etmek.
Dolayısıyla CI’da kadın olmak; yalnızca bir kurumun içindeki güç olmak değil, aynı zamanda bir ekosistemi yaşatmak, sanatla toplumu buluşturmak ve gelecek için daha kapsayıcı bir vizyon ortaya koymak anlamına geliyor.
CI’ı inşa ederken kadın oluşunuz sizce hangi anlarda sizi görünmez kıldı, hangi anlarda sizi vazgeçilmez yaptı?
Hiçbir anında görünmez olduğumu düşünmüyorum. Zaten CI’ın politikası tam tersine kadın öncelikli bir politikadır. Hep oradaydım; ben ve diğer CI kadınları daima en öndeydik. Vazgeçilmezlik meselesine gelince; ‘mezarlıklar, vazgeçilmez insanlarla doludur’. İş hayatında, politikada kimsenin vazgeçilmez olduğunu düşünmüyorum.
20 yıl önceki Rabia Bakıcı Güreli ile bugünkü haliniz arasında sanat algısı açısından en radikal fikir değişiminiz ne oldu?
O kadar çok değişti ki. Biz uzun ve oturmuş bir çağdaş sanat, hatta sanat geçmişi olan bir toplum değiliz. Senelerce sanatın belli bir zümreye hitap ettiği düşünülmüş. Ben de her entelektüel genç gibi sergileri takip ediyordum. Bu işe başladığımızdaki zevkim ile bugünkü zevkim, tercihlerim çok değişti. İlk yıllarda aldığım işlere bakıyorum bazılarını ben mi almışım diyorum. Seneler içinde yeni medya sanatına ilgim arttı mesela. Zaman hepimizi değiştiriyor.
CI sizce nasıl bir hikaye anlatıyor?
Uzun soluklu ve büyüme odaklı bir başarı hikayesi anlattığına inanıyorum.
Kapak: Rabia Bakıcı Güreli. Fotoğraf: Serkan Eldeleklioğlu

