Kezban Arca Batıbeki’nin Merkur Art Gallery’deki yeni sergisi “Sound of Silence” doğa, kadın bedeni ve sessizlik arasındaki kırılgan ilişkiler üzerinden ilerliyor ve yine bambaşka bir görsel evren inşa ediyor. MeshRu’da izlenebilen bir diğer sergisi “Kezban’ın Nadire Kabinesi”nde ise bambaşka bir yönünü sunuyor; biriktirme tutkusunu gözler önüne sererken adeta kişisel dünyasına açılan kapıyı aralıyor.
“Sound of Silence” ve “Kezban’ın Nadire Kabinesi”, yalnızca görsel bir deneyim değil; aynı zamanda izleyiciyi düşünmeye, sorgulamaya ve sessiz kalmamanın yollarını aramaya, farklı dünyalara davet ediyor. Birinde sessizlik, direnişin adı olurken, diğerinde bir ömür boyu biriktirilmiş objeler kişisel bir hafıza atlasına dönüşüyor. Batıbeki’nin dünyasına adım atan herkes, yalnızca bir sergi salonunda gezmiyor; aynı zamanda sanatçının iç dünyasında, zamanın ve belleğin katmanlarında yolculuğa çıkıyor.
Kezban Arca Batıbeki’nin sanatı, yalnızca estetik bir deneyim sunmuyor; aynı zamanda bir duruş, bir hatırlatma, bir vicdan çağrısı taşıyor. Onun eserlerinde sessizlik en yüksek sese, gündelik nesneler ise kolektif hafızaya dönüşüyor. Bugün sanatseverlerin galeri çıkışında yanlarında taşıdığı şey yalnızca görsel imgeler değil; duyulmayan sesleri duyma, unutulmuşu hatırlama ve belki de kendi hayatına daha derin bakabilme cesareti. Onun sergileri, aynı zamanda bir direniş, bir hafıza…
Batıbeki ile sanatının köklerini, ilhamını ve bugünlere uzanan yolculuğunu konuştuk.

Kezban Arca Batıbeki, MeshRu’da izlenebilen sergisinde.
“Sound of Silence”, çarpıcı bir başlık. Sessizliğin sesi çok derin anlamlar içeriyor, sadece bir suskunluk değil, bir direniş gibi! Sizin için bu serginizin çıkış noktası neydi?
Bu sergiyle, sessiz, görünmez ve itaatkar olmaları için yetiştirilen tüm kadınların; duyulmayan, göz ardı edilen çığlıklarının sesi olmak üzere ben de bir adım atmak istedim.
Sergide özellikle siyah-beyazın baskınlığı ve seçili imgelerdeki renk kullanımı dikkat çekiyor. Siyah-beyazın baskın oluşu dramatik bir anlatım aracı gibi ve renkleri adeta bir ses ya da hafıza ipucu gibi kurgulamışsınız; bunun ardındaki düşünce nedir?
Sergilerimin içeriğine ve gündeme bağlı ruh halime göre değişkenlik gösteren renkler kullanmayı seviyorum. Her seri, o içeriğe özel farklı renk seçimleri ve bir bütünlük içerisinde kendilerini ifade etsinler isterim. Bu kez işlerim kendiliğinden monokroma dönüştü. Sanki bir boyama kitabı ve sözünü ettiğim hayatlar gibi tekdüze. Bizden renklendirilmeyi bekleyen hayatların simgesel bir ifadesi olsun istedim. Renk skalaları ise tek kanallı TV döneminde yayın başlamadan ortaya çıkan sessiz görseli anımsatıyor.
Çalışmalarınızda sıkça yer bulan kadın figürleri burada doğayla bir bağ kuruyor. Bu bağ sizin için ne anlama geliyor?
Bir önceki sergime hazırlandığım dönemde okumalar yaparken ilk kez karşıma çıkan ‘ekofeminizm’ teorisinin, anlatmak istediklerimi bambaşka bir yönden ama tam da doğru şekilde ifade edebildiğini gördüm. Bu teori; doğanın tahrip edilmesiyle paralel olarak kadınlar üzerindeki toplumsal baskının arttığı, tarihsel süreçte ataerkil düzenin her iki tarafı fethedip tahrip etmeye odaklandığı tezini savunuyordu. Tam da bu içeriğiyle, beni sergimin özünü kapsayacak boyutta etkileyip, bana ilham verdi. Ve bu bağ nedeniyle tüm diğer canlılar gibi kadın bedeni de bu sergide, doğayla iyice bütünleşip tamamlanıyor.
Sergide gördüğümüz ağaçlara kök salan bedenler doğayla bütünleşmeyi belki kırılganlıkları belki de gücü, susturulmuş megafonlar sesi duyulmayan kadınları işaret ediyor ve oldukça güçlü metaforlar taşıyor. Bu imgeleri seçerken nasıl bir yol izlediniz?
Tüm diğer sergilerimde olduğu gibi bu sergimin de kendine özel bir dili olmalıydı. Bu alfabenin de, tıpkı hiyeroglif gibi, işaret dili, ağız, göz, saç, megafon gibi simgeler ya da sözcüklerle gelişip oluşması için gayret gösterdim.
Sessizliği yalnızca bir suskunluk değil, bir direniş biçimi olarak görüyorsunuz. Günümüz toplumsal ve politik ortamında bu yaklaşımın sizce nasıl bir karşılığı var?
Bire bir karşılığı var ne yazık ki. Sadece kadınların değil, toplumun tümüyle susması gerekiyor artık.

“Sound of Silence” adlı sergisinden.
Merkür’deki bu sergiyi ziyaret edecek sanatseverler bu sembolleri nasıl deneyimleyecek ve mekândan ayrılırken yanlarında götürmesini istediğiniz en önemli duygu ya da farkındalık nedir?
Öncelikle, Merkür’ün galeri mekanına müdahale edip dışarıyla olan ilişkisini keserek, izleyiciye farklı bir izleme güzergahı hazırladım. Ses enstalasyonunun da etkisiyle farklı bir dünyayı, sözü edilen kadınların dünyasını görüp, seslerini, içlerinde hissetsinler istedim.
Bir taraftan MeshRu’da devam eden bir başka serginiz var: “Kezban’ın Nadire Kabinesi”. Yıllar önce atölyenizi, yaşam alanızı görmüş biri olarak hayat birikiminize koleksiyoncu ruhunuza hayran kalmıştım ve bu dünya herkese bir şekilde ulaşmalı diye düşünmüştüm. Ve şimdi bu sergi ile yuvanızdan köşeler, yıllarca özenle biriktirdiğiniz koleksiyonunuzdan parçalar sanatseverlerle buluştu çok da ses getirdi. Bu serginin bir gün atölyede Döne Otyam ve Feride Edige tarafından kurşun kalemler üzerine bir sergi yapma fikrinden çıktığını biliyorum. Bize bu nasıl bir sergiye evrildiğinden bahseder misiniz?
Evet, her şey gittiğimiz müze, galeri, şehir veya ülkenin logosunu üzerinde taşıyan kurşun kalem koleksiyonumuzu Döne’nin ve Feride Hanım’ın görmeleriyle başladı. O zaman henüz MeshRu sadece fikir aşamasındaydı sanırım. Sonra hayaller gerçek oldu. MeshRu’da da Merkür’de olduğu gibi bana mekanı değiştirebilme özgürlüğü tanınmasının, sergilerimin şekillenmesine çok büyük katkıları olduğunu düşünüyorum. Çünkü sergilerimi film çeker gibi tasarlamaktan ve atmosfer yaratmaktan çok keyif alıyorum. O nedenle MeshRu’da da gördüğünüz gibi sergi, kalemlerin çok ötesine geçti. Yıllarca topladığım ve birlikte yaşadığım nesnelerin, yaptığım işlerdeki yansımalarını, örnekleriyle, atölye ortamımın da izdüşümleriyle birlikte izleyiciyle ilk kez paylaştım.
Eserlerinizde ruhen tam anlamıyla kendi dışınıza çıkabildiğinize inanıyor musunuz? Bu şart mıdır?
Tam tersi, kendimle iç içeyim aslında. Bu işi yapma nedenim de bu zaten. İşlerim bu nedenle samimidir.
Teknolojinin sanatsal üsluplara katkısı üzerine ne düşünüyorsunuz? Bu katkı sanatsal üretimi nasıl etkiler?
Yeni medya ve benzeri teknolojilerin özellikle sinema, mimarlık, reklamcılık gibi alanlarda katkısı büyük ama sanatta en önemli iki veri yetenek ve zekadır. Dozunda ve yerinde kullanıldığında olabilir ama üzerinde QR kod bulunan ‘overdose’ işlerden hoşlanmıyorum. Eğlencelik, şaşırtıcı ama sanat yeteneğinden oldukça uzak buluyorum bunları. Instagram, bu tip binlerce göze hoş görünen işle dolu; altına bir kalp koyup geçiyoruz, evimize alıp seyretmeyi düşünmüyoruz. Önemli fuarlar, müze ya da koleksiyonlarda az sayıda olmaları da fazla benimsenmediklerinin kanıtı. Bence benim içinde bulunduğum güncel sanat alanında artısından çok eksisi var sanki. Aynı yazılımı yapabilen birçok kişinin aynı işlerin versiyonlarını kolaylıkla üretebilmesi kavram karmaşasına yol açıyor. Bence işi ilk yapan belki önemlidir ama artçıları için aynı şeyi söyleyemem.
En çok zorlandığınız eseriniz? Beyninizdeki fotoğrafı yapamadığınız oldu mu?
Grafikerlik geçmişimden ötürü, genelde ne yapacağımı bilerek, kafamda bir planla işe başlarım ama sonra akışına bırakırım; son anda bile değiştirebilirim ama genel tavrım değişmez. Zaman zaman bir seri başka bir seriye evrilir, ara vermeden onunla devam ederim, sıkıldıysam seyahate çıkarım ya da medyum değiştiririm. Bazen yaptığım işte istediğim etkiyi alamıyorum. Aylarca gidip gelip bakıyorum, sonunda çözüm buluyorum; tümüyle yeniden yaptığım da oluyor ama neyse ki çok ender.
Sanatçının yaşadığı yer, ülke ile çeşitli karmaşık ilişkileri olabilir. Mesleğinizdeki gelişim birtakım öğelere bağlı kalarak mı oldu? Ve sanatınızda keskin virajlar oldu mu hiç?
Evet, sayılır. Önce çok sevdiğim, eğitimini aldığım grafik sanatının temelini oluşturan ısmarlama işlerden sıkılmamla başladı. ‘80’lerde özgür olmak istedim. Kariyerimde ilk dönüm noktası bu oldu. Keskin virajlar çok yaşanmadı, bırakmaya karar verdiğimde grafiker olarak tanınmış bir isim olduğum için resme paralel geçiş yapmam çok zor olmadı. Akıcı bir şekilde, yaşantımla birlikte doğal olarak evrilip gelişti.
Son olarak, “Sound of Silence”i tek bir sözcükle özetlemeniz gerekse, o kelime ne olurdu?
Sesimizi duyun!
“Sound of Silence” 1 Kasım’a dek Merkur Art Gallery’de; “Kezban’ın Nadire Kabinesi” 30 Eylül’e dek MeshRu’da izlenebilir.