Sanatta engellilik olgusuna farklı yönlerden bakmaya çalışmak sanat tarihinde engelliliğin insan bedeninin temsil biçimlerine ne tür alternatifler getirdiğini ve bizi hangi meseleler üzerine düşünmeye yönlendirdiğini anlamak açısından önemli. Engellilik insanlığın doğal koşullarından biri olmasına karşın, çağlar boyunca engelli figürler kültür ve medyada etkin yaratıcılar, yöneticiler veya karar verici özneler olmaktan daha çok, normallik dayatmalarının ve ayrımcılığın sonucunda görsel ve kültürel objeler olarak ele alınmışlardı. İki bölümlük bu yazıda söz konusu olguyu tarihsel ve güncel örneklerle açımlayarak, engelliliğin görme ve düşünme rejimimizde yarattığı dönüşümlere ve sanatçıların birer sorumlu olarak bu olguya eklemleniş biçimlerine kısaca bakmaya çalışacağım. ‘Beden sanatı’ 1970’lerde bir kategori olarak çağdaş sanatta yerini almış olsa da sanatta engelli bedenlerin ilk örnekleri Hıristiyanlık döneminin 1. yüzyılına kadar gidiyor. Hıristiyanlığın yükselişi daha geniş engellilik yaklaşımlarını da beraberinde getirmişti. Yeni Ahit’te İsa sıklıkla, kör ve topallara şefkat ve merhamet gösteren, onları mucizelerle iyileştiren gizemli bir güç olarak tanımlanıyordu. Örneğin El Greco’nun “Körleri İyileştiren İsa’nın Mucizesi” (1570) adlı resminde ve İtalya-Palermo’da bulunan Monreale Katedrali’ndeki mozaiklerde İsa topalları ve cüzzamlıları iyileştirmektedir.
İnsan bedenine yönelik mükemmellik ve kusurluluk ikilemlerine yönelik ayrımcı söylemler antikiteye kadar uzanıyor. Antik Yunan düşünürlerinden Aristo, erkeklerin türler içinde en üst seviyeye evrildiğini kadınların ise daha aşağıda kaldığını söylüyordu. Aristo’ya göre kadın vücudu biçimsizliğin ilk evresiydi, engelli çocuklara ötenazi uygulanmasını bile öneriyordu: “Bir yasa çıksın ve engelli çocuk yaşamasın!” (“Let there be a law then no deformed child shall live!” ifadesi doğrudan Aristo’ya ait değildir, ama “Politika” kitabındaki fikirlerden modern çeviriler ve yorumcular aracılığıyla türetilmiştir.)
Helenistik dönem sanatı, daha grotesk görünümlü yaşlı ve çocuk temsillerine yer vermiş olsa da, Antik dönem sanatında engelli figürler yok denecek kadar azdı. Helenistik dönemden “Yaşlı Pazarcı Kadın” ile Antik dönem idealizminden “Dorphoros’un Kusursuz Bedeni” adlı heykelleri kıyasladığımızda, Helenistik dönemin engellileri, yaşlıları, körleri ve topalları bir temsil biçimi olarak ele aldığı ve engellik olgusunu yaşamsal bir çeşitlilik olarak kabullendiği öne çıkıyordu.
- “Yaşlı Pazarcı Kadın”, İ.Ö. 150-100
- Polykleitos, “Doryphoros”, İ.Ö. 450–440
Ablesim: Yapabilirlik veya işgörebilirlik
‘Ableism’ nitelemesi, engellilik çalışmalarında bedenlerarası bir ayrımcılığa vurgu yapıyor. Terim, yetkin bedenleri toplumsal bir norm olarak kabul ediyor ve aynı zamanda engelli bedenlerin normal olmak için çaba göstermeleri gerektiğini de şart koşuyordu. Engellilik böylece, insani çeşitliliğin basit bir sonucu olmaktan ziyade, bir hata, eksiklik, yanlışlık ve başarısızlık olarak algılanıyordu. Yani engellilik üstesinden gelinmesi gereken kötü bir şeydi. Daha ziyade sanatçılar ve yazarlar zararlı, acı verici, merhamet ve insan doğasına özgülük gibi duyguları yansıtmak amacıyla farklı engellilik durumlarını ele alıyorlar ve engelliliğe yönelik kalıpları zorluyorlardı. [1] Engellilik öznel, cismani ve karmaşık bir sosyo kültürel yapıydı. Bu açıdan sanat tarihinde engelli bedene bakış, sanatın ele aldığı ve çarpıttığı yapıları ve kuralcı değerlerin işleyişini farklı yönlerden anlamamızı sağlıyor. Bu noktada tarihsel temsillerde ressamların hastaları iyileştiren İsa imgesine sıklıkla başvurmaları, engellileri toplum içinde kabullenmemize yönelik bir çağrı niteliği de taşıyordu.
Kilisenin de engellilere olan ilgisi, İsa’nın büyücü ve ruhani bir şifacı olduğu inancına dayanıyordu. Bundan hareketle rahip ve rahibeler de ‘yedi kutsal amel’i takip ettiler: Aç olanı doyurmak, susuz olana su içirmek, çıplak olanı giydirmek, yabancıyı barındırmak (misafiri ağırlamak), hastayı ziyaret etmek, mahkûmu ziyaret etmek ve ölüyü gömmek. ‘Kutsal ameller’ nüfusun çoğunun, hastalıktan, kıtlıktan, savaştan ve vebadan mustarip olduğu bir dönemde, onları kurtarmak için gerekliydi. Ortaçağ İngiltere’sinde, cüzzam (lepre), körlük (blynde), dilsizlik (dumbe), sağırlık (deaff), geri zekalılık (natural fool), sakatlık (creple), topallık (lame) ve delilik (lunatick) gündelik hayatta hayli rastlanan normal durumlardı ve Luttrell Psalter’in el yazmalarında karşımıza çıkıyorlardı.

Luttrell Psalter, “Sakat Çocuk”, 1325.
Ayrımcılık emareleri
1517’deki Protestan Reformasyon döneminin başında, engelliler yarı-insan organizmaları olarak muamele gördü. Martin Luther, zihinsel engelli çocuk ve yetişkinleri içlerine şeytan girmiş yaratıklar olarak tanımladı. Luther, ruhları olmadığı için zihinsel engelli çocukların boğulmasını öneriyordu. [2] Benzer biçimde John Calvin, engellilerin af yasası kapsamından çıkarılmasını istiyordu. Roma Katolik Kilisesi’nin hakimiyetinde pek çok hayırsever hizmeti sona erdi. Fukara ve mağdurlar, kiliseye sığınamadılar ve hızla büyüyen kentlerde artan evsizler ordusuna dönüştüler. 1500’lü yıllarda Paris nüfusunun yaklaşık üçte biri dilencilikle geçiniyordu.[3] Pieter Bruegel’in “Dilenciler” (1568) adlı resmi hayatta kalmaya çalışan sakat dilencileri ele alıyordu. Hıristiyanlık da sıklıkla engelliliği ya kişinin ya da ailesinin günahlarının bir uzantısı olarak görmüştü. Günahkar engelliler genellikle toplumdan soyutlandılar. Rembrandt’ın resminde Aziz Peter ve John otorite ve yardımseverliğin ifadeleri olarak sakat bir figüre tepeden bakar bir konumda resmedilmişlerdi. İncil’de inanç ve kutsallığın birlikte kişinin engelliliğinin çaresi olacağına inanılıyordu.
Toplumsal Darwinizm
19. yy felsefecileri ve politik kuramcı Herbert Spencer’in öne sürdüğü ‘Toplumsal Darwinizm’, hem birey hem de toplum açısından, türler arasında evrimsel dönüşüm sonucunda ‘en iyi olanın hayatta kalabileceği’ inancı üzerine temelleniyordu. Bu inanç toplumsal yalıtımı, evlilik kurallarına sınırlar konulmasını ve kurumlarda engellilik belirtileri artan bireylerin hapse atılmaları gerektiğini de meşrulaştırdı.[4] Bu ‘kusurlu yapılar / hastalar’ sıklıkla, bireyleri tipleri ve görünümlerine göre sınıflandırmakla ilgilenen sanatçı ve bilim adamlarının konuları olageldi. Fransız romantik dönem ressamı Theodore Gericault, “Kumar Düşkünü Kadın”, “Hırsız Kadın”, “Kapkaççı Çocuk”, “Kıskanç Kadın” ve “Askeri Emirler Halüsinasyonundan Mustarip Adam” adlı seri resimler yapmıştı. Atletik ve kahraman bedenlere düşkün Neoklasik dönemin sanatçılarından hocası Jaques-Louis David’in tersine, Gericault ve onu takip eden kuşak, kahraman bedenlerin başarılarını kutlamak yerine kurbanlarla özdeşlemenin sembolü olarak acı çekenleri, hastaları ve ölüleri temsil eden daha duygulu portrelere yönelmişlerdi.

Gericault, “Askeri Emirler Halüsinasyonundan Mustarip Adam”, 1822
Öjenik inanç, genetik korku, ayrımcılık ve ötenazi
Basmakalıp inançlar, Öjenik gibi yarı bilimsel kuramlarla da güçlendirildi. Öjenik teriminin ilk kullanımı Eflatun’a kadar gitse de, modern anlamıyla ilk olarak Sir Francis Galton tarafından ortaya atılıyor.[5] Platon (Eflatun), özellikle “Devlet” (“Politeia”, M.Ö 380 ) ve “Yasalar” (“Nomoi / Laws”, M.Ö 350) adlı eserlerinde, toplumda ‘ideal nesillerin’ yetişmesi için seçilmiş bireylerin üremesi, ‘uygunsuz’ kişilerin çiftleşmesinin engellenmesi gibi görüşler dile getiriyordu. Bu nedenle tarihçiler ve felsefeciler, öjeni fikrinin ilk izlerini Platon’da görüyorlardı. Ama kavramın kendisi (öjenik/eugenics) çok daha sonra, Galton tarafından isimlendirilmişti: Sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veya felsefe olagelmişti. Galton, insanlığın dereceli olarak gelişmişliğine olan inancını “Kompozit Fotoğraflar” adlı şemasıyla kanıtlamaya çalışıyordu.
Avrupa ve Amerika’da 1920’lerde hakim olan ‘genetik korku’, engelli bireylerin ‘normal’ insanlara şiddet uygulayacağı ve zarar vereceği inancına dayanıyordu. Kamusal mekanlarda görünen engellilerin gayri meşru olarak etiketlenmesi gerektiğini belirten “Çirkinlik Yasaları” tüm ülkeye yayıldı ve 1970’lerin ortalarına kadar da pek çoğu da yürürlükteydi.[6] 27 devlet, engellilerin toplumsal yalıtımının şart olduğunu, onlara evlilik sınırlaması getirilmesi gerektiğini benimsedi ve öjenistler engelli çocuklara ötenaziyi önerdiler. Engellilerin korkulması gereken yaratıklar olduğu ön kabulü filmlerde ve romanlarda da eleştirel olarak ele alındı. Frankenstein, (Mary Shelley, 1818) Quasimodo (“Notre Dame’ın Kamburu”, Victor Hugo, 1831) Kaptan Hook (“Peter Pan”, J.M.Barrie,1902), Dr. Strangelove (“Dr. Strangelove” ya da “Endişelenmeyi Bırakıp Bombayı Sevmeyi Nasıl Öğrendim”, Stanley Kubrick, 1964) ve “Fil Adam” (David Lynch, 1981) gibi fiziki eksikliklerinden mustarip bireyler medyada da çok popülerleşti ve toplum içinde engellilerin huzursuzluk göstergesi olarak algılanmalarına zemin hazırladı. Bu karakterlerin hepsi toplumun karşısında dikilen kusur abideleriydi.
Öjenist inanç Amerikan kapitalizminde gösteri kültürünün, Nazi Almanyası’nda ise soykırımın temel dayanaklarından biri olacak ve ikinci bölümde ele alacağımız, yüzyılın başından itibaren ‘carte de visite’e (kartvizit fotoğrafçılığı) ve Garabet fotoğrafçılığı aracılığıyla çağdaş fotoğraf ve performans sanatlarında eleştirel yeni bakış açılarının ortaya çıkmasına vesile olacaktır.
Kapak: El Greco, “Körleri İyileştiren İsa’nın Mucizesi”, 1570
[1] Garland-Thomson, R. (1997). Extraordinary Bodies: Figuring Physical Disability in American Culture and Literature. New York: Columbia University Press.
[2] Luther, M. (2000). Selected Writings (Trans. Paul W. Robinson). Minneapolis: Fortress Press.
[3] Slack, P. (1995). The English Poor Law, 1531–1782. Cambridge: Cambridge University Press.
[4] Hawkins, M. (1997). Social Darwinism in European and American thought, 1860–1945: Nature as model and nature as threat. Cambridge: Cambridge University Press.
[5] Galton, F. (1883). Inquiries into Human Faculty and Its Development. London: Macmillan.
[6] Schweik, S. M. (2009). The Ugly Laws: Disability in Public. New York: New York University Press.



