İstanbul Bienali’nin rotası Karaköy’den başlayıp Beyoğlu’na uzanıyor. Sekiz farklı mekânda yer alan sergilerin tamamı birbirine yürüme mesafesinde… Bu da bu yılki bienalin en dikkat çekici özelliklerinden biri. Ziyaretçilerin sanatla birlikte İstanbul’un sokaklarını da keşfetmeleri hedefleniyor.
Rotamı Karaköy’den başlatıyorum… Rotanın başlangıç noktası olan Karaköy’e ulaşmak ise oldukça kolay: T1 tramvayıyla Galata Köprüsü üzerinden geçebilir, vapurla Boğaz havası eşliğinde keyifli bir yolculuk yapabilir ya da dünyanın en eski ikinci metrosu olan Tünel ile zamanda kısa bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
Ben tercihini nostaljiden yana kullananlardanım. Tünel’in ahşap vagonlarıyla yaptığım birkaç dakikalık yolculuğun ardından Karaköy’e iniyorum. Tünel çıkışında yüzüme çarpan hafif rüzgâr ve deniz kokusu eşliğinde, bu yılki rotaların işaretli olduğu haritaya göz gezdiriyorum.
Şehirde tatil sezonu henüz tam anlamıyla sona ermemiş; İstanbul hâlâ yazdan kalma bir rehavetin içinde. Normalde günün her saati kalabalık olan Karaköy bile alışıldık telaşını biraz geride bırakmış gibi…Yan yana dizilmiş elektronik malzeme dükkânlarının sıralandığı Karaköy Alt Geçidi’nden geçerek Rıhtım Caddesi’ne doğru ilerliyorum. Şehrin kültürel mirasına meraklı olanlar için küçük bir not: İskele çıkışına yakın Aksu İşhanı’nın cephesinde, usta sanatçı Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ait bir rölyef yer alıyor. Kaçırmayın!
Karaköy Rıhtım Caddesi’ndeyim. Sol tarafımda deniz, sağımda küçük elektronikçilerin sıralandığı pasajlar… Hafif bir balık-ekmek kokusu ve martı çığlıkları eşliğinde yürümeye başlıyorum. Yaklaşık 200 metre kadar ilerledikten sonra, Kemankeş Caddesi’nde çıkıyorum ama ben onun bir üst paralelindeki Kemeraltı Caddesi’ne sapacağım. Köşede küçük bir büfe var, hemen oradan içeri kıvrılıyorum.
Kemeraltı Caddesi boyunca yürürken, Karaköy’ün dönüşen kimliğine dair okuduklarım beliriyor zihnimde. Tarih boyunca liman özelliğini koruyan bölge Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine kadar finans, ulaşım ve sanayi açısından büyük bir ağırlığa sahipti. Rıhtım boyunca dizilmiş depo binaları, antrepolar, ithalat–ihracat ofisleri ve küçük zanaatkâr atölyeleri bu mahallenin hafızasında hâlâ yerini koruyor. Ancak bu düzen, 2000’li yıllarla birlikte yavaş yavaş kabuk değiştirmeye başlıyor. Üretim – ticaret ağı yerini kültür ve sanat odaklı bir sosyo-kültürel dönüşüme bırakıyor. 2004 yılında Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi İstanbul Modern de burada kapılarını açıyor.
Karaköy’de kısa sürede baş döndürücü hızlı bir değişim ve dönüşüm yaşadı ve yaşamaya devam ediyor… Eski elektrikçi dükkânlarının arasına yerleşen kahveciler, çağdaş sanat galerileri, butik oteller ve restoranlar cadde boyunca yolculuğunuza eşlik ediyor. Bazı üretim atölyeleri yerini tasarım stüdyolarına bırakmış durumda. Depo binaları sanat mekânlarına dönüştü. Direnç gösteren birkaç hırdavatçı ise bölgenin hızla yükselen turizm odaklı işletmeleriyle iç içe, geçmişle bugünün kesiştiği noktada ayakta durmaya devam ediyor. Karaköy’deki bu hızlı dönüşüm, uluslararası basının da dikkatinden kaçmıyor. 2000’lerin başında “İstanbul’un en gözde mekanı” ya da “En havalı semti” başlıklarıyla sıkça gündeme taşınıyor.

Galata Rum Okulu
Galata Rum Okulu
Kemeraltı Caddesi’ni takip ederek, Karaköy’ün dönüşümünün tam kalbinde yer alan Galata Rum Okulu’na doğru yürüyüşüme devam ediyorum. Cadde boyunca Karaköy’ün yeni yüzünü yansıtan kafe ve restoranlar sıralanıyor. Az sonra İstanbul’un çokkültürlü geçmişinin önemli tanıklarından biri olan Galata Rum Okulu’na geliyoruz. 1885 yılında inşa edilen bu prestijli yapı, bienal ziyaretçilerinin yakından tanıdığı bir mekân. 1910’dan 1988’e kadar Galata’daki Rum cemaatine eğitim veren önemli bir kurum olan okul, demografik değişiklikler nedeniyle 1988’de eğitim faaliyetlerine ara vermiş. 2000-2007 yılları arasında anaokulu olarak kullanılmış, ancak 2015’te tamamen kapatılmış. 2012’de İstanbul Tasarım Bienali’ne, 2017 yılında ise 15. İstanbul Bienali’ne ve çeşitli sergilere ev sahipliği yaptı. 2019-2024 arasında kapsamlı bir restorasyondan geçen Galata Rum Okulu, bu yıl yeniden İstanbul Bienali’nin önemli mekânları arasında yer alıyor.
Caddenin hemen karşı tarafında, Karaköy’ün tarihî dokusunu sessizce koruyan Ermeni Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi yer alıyor. John Freely’in “İstanbul’u Dolaşırken” adlı kitabında aktardığına göre, kilisenin özgün yapısı yol genişletme çalışmaları nedeniyle yıkılmış ve 1958 yılında yerine, antik Ermeni mimarisinin başyapıtlarından biri olan, 7. yüzyıldan kalma Eçmiadzin Katedrali’nin bir replikası inşa edilmiş. Kilisenin hemen yanındaki Kanarya Sokağı’ndan denize doğru ilerleyerek Karaköy’ün iç sokaklarına dalıyorum. Yakın çevredeki ilginç eserlerden biri de Türk Ortodoks Kilisesi.
Saat ilerledikçe, bölgenin yeme içme mekanları da hareketlenmeye, sokaklar kalabalıklaşmaya başlıyor. Bu seferki rotam ise Mumhane Caddesi… Eğer benim gibi simit severlerdenseniz, Karaköy’e gelmişken Galata Simitçisi’ne uğramadan geçmeyin. 1962’den beri babadan oğula geçen bu işletme, çıtır çıtır simitleri ve taze çayıyla güzel bir kahvaltı için birebir. Mumhane Caddesi’nde peşi sıra restoranlar ve kafeler sıralanıyor. Son yıllarda beni şehirde en çok şaşırtan şey ise tatlıcı dükkanlarının her geçen gün hızla artması. Şehir genelinde olduğu gibi Karaköy’de de tatlıcı dükkânları adete patlama yapmış. Vitrinleri şerbetli tatlılar, sütlü tatlılar, çikolatalar, pastalar, rengârenk kekler süslüyor. Bu caddeye ayrı bir hareketlilik getiren bir diğer unsur da, son dönemde sosyal medya içerik üreticilerinin sıkça uğrak yeri olan sokak lezzetleri satan işletmeler. Balık ekmek, balık dürüm, tantuni, kokoreç gibi popüler tatlar, caddede uzun kuyruklar oluşturuyor.

Galeri 77. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Galeri 77
Balık ızgaralarının dumanı etrafa karışırken, bu hareketliliğin içinde bir sonraki durağım olan Galata Şarap İskelesi Sokağı’na doğru yürümeye devam ediyorum. Bu yol üzerinde Sakızcılar Caddesi’nde, bu yılki bienal mekanlarından Galeri 77’ye rastlamak mümkün; o da bu yıl bienal sergisine ev sahipliği yapıyor.

Muradiye Han
Muradiye Han
Biraz ileride Galata Şarap İskelesi Sokağı’da mimarisi ile öne çıkan Muradiye Han diğer adıyla Sabit Bey Han göze çarpıyor. Ulusal mimarlık akımının önemli isimlerinden Vedat Tek’in imzasını taşıyan bu han, Karaköy’ün tarihi dokusu içinde, 20. yüzyıl başlarından kalma değerli bir yapı. 2021’de kapsamlı restorasyonu tamamlanan binanın zemin katı, İstanbul Bienali mekânları arasında… Burası aynı zamanda keyifli bir sokak; bienal rotasına mola vermek isteyenler için hemen köşede ilginç ve samimi dekoruyla dikkat çeken bir bar da bulunuyor.
Galata Şarap İskelesi Sokağı’ndan sahile doğru yürüyüp sola döndüğünüzde, kısa bir yürüyüşün ardından karşınıza şehrin zarif köşelerinden biri çıkıyor: Fransız Geçidi. Burada dinlenmek veya yemek yemek isteyenler için küçük bir not: Galata Şarap İskelesi Sokağı’nın bir ucu Mumhane Caddesi’ne, diğer ucu ise Kemankeş Sokağı’na çıkıyor. Yani her iki yönden de Fransız Geçidi’ne kolayca ulaşmak mümkün. Karaköy’e her gelişimde mutlaka yolumu düşürdüğüm bu geçitte bulunan Kağıthane’nin tasarımlarına bir kez daha göz gezdiriyorum. Burada kağıttan üretilen her şey var: Defterler, takvimler, ajandalar, kağıt dekorlar, kağıt çiçekler, aksesuarlar ve takılar… Küçük bir mola için tercihimi ise Kemankeş Sokağı’nda Karaköy’ü keşfe açan ilk mekanlardan Karabatak’tan yana kullanıyorum.

Külah Fabrikası
Külah Fabrikası
Turumuza bir zamanlar şekerleme ile dondurma külahı üretimi yapılan Külah Fabrikası ile devam ediyoruz. Bu endüstriyel miras 18. İstanbul Bienali’nin sergi mekânlarından biri olarak izleyicilere kapılarını açacak. Ancak bu mekânı bulmak benim için biraz zor oluyor. Fabrikanın kilitli demir kapının önüne sandalye atmış oturan üniformalı bir güvenlik görevlisine “Burası Külah Fabrikası mı?” diye soruyorum “Ne fabrikası abla, içeride çalışılıyor; burada sergi mi ne olacakmış?” diye şaşkın bir ifadeyle cevaplandırıyor. Sessiz ve sakin bir sokakta yer alan bu mekân, bienal izleyicilerinin merakını uyandıracak gizemli bir durak gibi görünüyor.
Yol boyunca küçük molalar verip soluklanarak gezilebilecek bir rota bu… Her köşede başka bir tat, başka bir durak sizi bekliyor. Baklava severler için de küçük bir not düşelim:
Gaziantep’in meşhur baklavaları, uzun yıllardır Karaköy’de İstanbulluların damaklarını şenlendiriyor. Yürürken karşınıza çıkan vitrinlerde sergilenen çeşit çeşit baklavalar, “tatlıya küçük bir ara vermek gerek” dedirtiyor. Özellikle Nadir Güllüoğlu gibi köklü markaların yer aldığı bu bölgede, bir dilim şöbiyet ya da fıstıklı baklava eşliğinde kısa bir mola, rotanıza tatlı bir anı katabilir.

Zihni Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Zihni Han
Karaköy’ün dar ara sokaklarından İstanbul Modern’e doğru yürüdüğünüzde, sahile uzanan yol sizi, sahil hattında bulunan binaların köşe başında konumlanan Zihni Han’a götürüyor. Han, Karaköy’ün tarihî ticaret ve zanaat merkezinin tam kalbinde, İstanbul’u Doğu Akdeniz limanlarına bağlayan stratejik bir noktada yer alıyor. Yıllarca canlı bir ticaret hanı olarak işlev gören bu yapı, 18. İstanbul Bienali kapsamında titizlikle restore edilerek ilk kez izleyicilere kapılarını açıyor…. Öğle yemeği vakti gelmişken, Karaköy’ün geleneksel esnaf lokantalarından birine uğramamak olmaz! Bu kez benim durağım Fasuli. Burada Osmanlı usulü kuru fasulye başta olmak üzere, çeşitli ev yemeklerini tatmak mümkün.

Meclisi Mebusan 35
Meclis-i Mebusan Caddesi 35
Karaköy rotamızı bu kez Fındıklı yönüne çeviriyor ve tramvay yolunu takip ederek Meclis-i Mebusan Caddesi 35 numaraya ulaşıyoruz. Burası, Karaköy gezimizin de son durağı oluyor. Binanın zemin katı, bu yıl yeniden bir sanat alanı kimliği kazanarak 18. İstanbul Bienali’nin mekânlardan biri oluyor. Aynı mekan, 2016’daki 3. İstanbul Tasarım Bienali’ne de ev sahipliği yapmıştı.
Rotamızı bu kez Beyoğlu’na çeviriyoruz. Meclis-i Mebusan Caddesi boyunca Boğazkesen yönüne doğru yürümeye başlıyoruz. Yol boyunca geçmişin izleriyle bugünün temposu iç içe geçmişken, yemek meraklıları için lezzetli bir mola noktası da karşımıza çıkıyor: 1977’den bu yana aynı aile tarafından işletilen Tarihi Boğazkesen Simit Fırını. Kokusuyla sokağı saran bu küçük dükkân, hâlâ taptaze simitleriyle lezzetini korumaya devam ediyor.

Eski Fransız Yetimhanesi Bahçesi
Fransız Yetimhanesi
Boğazkesen Caddesi’nin Tomtom Mahallesi’nde yükselen tarihî Fransız Yetimhanesi, klasik tarz giriş kapısının zarafeti ve duvarlarında saklı sayısız anıyla çevresine hâlâ mistik bir hava yayıyor. Yılların yüklediği hikâyeler, binanın her köşesinde hissediliyor; 1869’dan beri İstanbul’un kültürel dokusunun sessiz tanığı olan bu yapı, ziyaretçilerini adeta zamanda kısa bir yolculuğa davet ediyor.
Modern hayatın karmaşasında sakin bir durak, gizemli bir soluk alanı olmaya devam eden Eski Fransız Yetimhanesi’nin hikayesi, 1869’da Sultan Abdülaziz’in izniyle Aziz Vincent de Paul’un Hayırsever Kızları Cemiyeti’ne tahsis edilmesiyle başlıyor. 89 yıl boyunca yetimhane olarak hizmet veren yapı, ardından önemli bir dönüşüm yaşıyor; bir dönem tütün deposu olarak kullanıldıktan sonra, İstanbul’un en ihtişamlı yapılarının iç mekân süslemelerini şekillendiren kartonpiyer ustalarının atölyesine dönüştürüyor.
Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren, Kayserili usta Parseh Cezayirliyan ve oğlu Garabet Cezayirliyan’ın, yetiştirdikleri Kemal ve Cemal Cinbiz’le birlikte işlettiği bu atölyede; Dolmabahçe ve Yıldız Sarayları’ndan Pera Palas’a, TBMM’den Adile Sultan Sarayı’na kadar pek çok yapının kartonpiyer kalıpları üretiliyor.
Yakın zamana dek, 57 yıldır binada kiracı olan Cemal Cinbiz’in çabalarıyla “Zanaat Atölyesi ve Kartonpiyer Müzesi” olarak varlığını sürdüren yapı, aynı zamanda 2015’teki 14. İstanbul Bienali’ne de ev sahipliği yaptı. Son yıllarda mülkiyet sorunları nedeniyle tartışmalara sahne olan Eski Fransız Yetimhanesi Bahçesi, 18. İstanbul Bienali kapsamında bir yerleştirmeye ev sahipliği yapacak.

Elhamra Han. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Elhamra Han
Bu yazıyı ve bienal rotamızı, Beyoğlu’nun tam kalbinde, Osmanlı ve Avrupa mimari unsurlarını ustalıkla harmanlayan görkemli yapı Elhamra Han ile sonlandırıyoruz. 1827’de İstanbul’un ilk tiyatro salonlarından biri olarak inşa edilen Elhamra Han, zaman içinde çok kültürlü Beyoğlu’nun değişen ihtiyaçlarına yanıt vererek altı kat boyunca farklı işlevlere ev sahipliği yaptı.
Osmanlı ve Avrupa mimari unsurlarını harmanlayan eklektik cephesiyle dikkat çeken han, şimdilerde ise hemen girişinde Beyoğlu’nun değişen ve dönüşen alışveriş ruhunun bir özetini sunuyor. İstanbul Bienali’ne ilk kez ev sahipliği yapan Elhamra, 1827 yılında İstanbul’un ilk tiyatro salonlarından biri olarak inşa edilmişti. Yıllar içinde birçok farklı işlev üstlenen altı katlı yapının ikinci katındaki karşılıklı iki daire, bienal mekânı olarak kullanılacak.
Rotamızın sonunda, günün yorgunluğunu atmak için Beyoğlu’nun meşhur kahvecisi Manda Batmaz’dayız… Samimi atmosferiyle ünlü bu mekânda, Türk kahvesinin o kendine has tadını yudumlarken, şehrin büyüsünü ve günün anılarını sindiriyoruz.
Kapak fotoğrafı: Sahir Uğur Eren