Resim sanatında kedi imgesi

Kimi zaman pencere kenarında miskince kıvrılmış, kimi zaman bir sanatçının atölyesinde sessizce dolaşan, zaman zaman sırnaşan, kendine has karakterleriyle kediler, resim sanatının en gizemli ve en çok çağrışım taşıyan figürlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Elif Aydın

Ne tam olarak evcil ne de tam olarak yabani; hem sıcak bir eşlikçi hem de başına buyruk bir kral. Bu iki uç arasında salınan doğaları, onları yüzyıllardır sanatçılar için vazgeçilmez bir sembole dönüştürdü. Antik Mısır’dan modern resim sanatına, sembollerin sessiz dilinde kedilerin bıraktığı izleri birlikte keşfedelim. Kediciler olarak biraz gurur duyalım.  

19. yüzyılın ünlü Japon ukiyo-e ustası Utagawa Kuniyoshi, kedilere olan sevgisiyle tanınır. Onun atölyesinde sık sık kediler dolaşır, kendisi de bu hayvanlarla vakit geçirmekten keyif alırdı. Bu tutkusu, eserlerine de doğrudan yansıdı.

Utagawa Kuniyoshi

Sanatçı, kedileri bazen insan özellikleriyle karikatürize ederek resmetti. Örneğin, insan gibi oturan, yazı yazan veya kavga eden kediler, Kuniyoshi’nin mizahi yönünün bir parçası oldu. Bu yaklaşım, Edo döneminde ukiyo-e’nin eğlence ve espri dolu yönünü pekiştirdi.

Batı resminde kedilerin tatlı izleri

Kediler, Batı sanatının tuvaline ilk kez M.Ö. 1600’lerde adım attı. O zamanlar ressamlar onları güçlü birer avcı ve uyanık birer koruyucu olarak resmediyordu. Yani kediler, daha o dönemlerden beri insanların hayatında sessiz ama vazgeçilmez bir rol üstlenmişti. Yıllar geçti, sanat değişmeye, bakış açıları dönüşmeye başladı. Kediler de bu yolculukta bambaşka bir anlam kazandı: Sadece fareleri kovalayan küçük dostlar değil, aynı zamanda güzelliğin, zarafetin ve sakinliğin simgesi haline geldiler.

Sanatçıların kedilere bakışı o kadar büyüleyiciydi ki, onları bir tabloya eklemekle yetinmeyip bizzat ‘sanat eseri’ ilan ettiler. Örneğin Da Vinci’nin minicik bir kedi yavrusunu ‘şaheser’ olarak tanımlaması, kedilerin neden sanat dünyasının ilham kaynağı olduğunu bize fısıldıyor. Wesley Bates ise ​”Kedileri olan bir evde bir heykel parçasına gerek yok” demişti. Bugün müzelerde dolaşırken bir tablonun köşesine kıvrılmış ya da bir sofranın kenarında merakla bekleyen bir kedi gördüğümüzde, aslında yüzlerce yıllık bir hikâyeye tanıklık ediyoruz. Kediler, Batı sanatında yalnızca resmedilen figürler değil, aynı zamanda hayatın kendisi kadar sıcak ve canlı birer simge.

 

Çağdaş Türk resminde kedinin yeri

Türk resim sanatında, tarih boyunca birçok hayvan sembol olarak kullanıldı; kediler de bu sessiz ama etkili figürlerden biri oldu. Resimlerinde coşkulu, şiirsel bir hayatı sunan,  yaşamın içinden alınmış anlık notlar gibi, şehrin karmaşasını, sokakların hareketini ve insan hayatının küçük detaylarını yansıtan Fikret Mualla, kimi eserlerinde kedileri kompozisyonu tamamlayan sıcak bir unsur olarak kullandı. Bu küçük canlılar, tabloların ruhuna sevimli bir dokunuş kattı, izleyiciye hem tanıdık hem de içten bir bağ sundu. Kediler, Mualla’nın tuvalinde yalnızca dekoratif bir öge değil; şehir hayatının şiirsel ve canlı bir temsilcisi haline geldi.

Fikret Otyam’ın eserlerinde ise uzun ve zahmetli yolculuklar, yiğit insanlar ve mağrur köylüler adeta destan gibi canlanır. Kar altındaki köyler, sürmeli gözlü Anadolu kadınları, atlar, eşekler… Hepsi tabloya öyle bir sıcaklık ve samimiyet katıyor ki, sanki tuval size “Hoş geldin, gel otur biraz” diyor. Ve tabii ki kediler! Otyam, kedilere olan sevgisini saklamazdı; çevresi bunu iyi bilirdi. Onun tablolarında kediler, sadece dekoratif bir ayrıntı değil; yaşamın sıcak, mırıldayan ve biraz da muzip bir parçası olarak tuvalin içinde dolaştı. Zaman zaman resimlerinde kendi kedisini de resmetti; küçük dostunu tuvalin tam ortasına koyarak bize hem bir yaşam öyküsü hem de “Bakın, ben buradayım!” diyen sevimli bir kedicik sundu.

Fikret Otyam, “Kedi ve Çocuk”, tuval üzerine yağlıboya, 110 x 90 cm

Kedi dediğimizde kuşkusuz akla ilk Cihat Burak gelir. Kediler, onun eserlerinde ve yaşamında özel bir konuma sahipti. Burak, kedilerin bağımsız ve özgür ruhunu kendi karakteriyle özdeşleştirirdi; bu yüzden onlara ayrı bir sevgi ve yakınlık besledi.

Cihat Burak, “Fransız Yazar Paul Léautaud ve Kediler”, tuval üzerine yağlıboya, 77×45 cm

Çağdaş Türk resminde kendine özgü bir çizgiye sahip olan Selma Gürbüz’ün tabloları, izleyiciyi fantastik ve gizemli sahnelerle dolu bir dünyaya davet eder. Siyah-beyaz tonlar ve özellikle hayvan figürleri, eserlerinin karakterini belirler; bu figürler, yalnızca dekoratif öğeler değil, resimlere derinlik ve anlam katan başlıca unsurlardır.

Selma Gürbüz, “Kedili Doğa”, tuval üzerine karışık teknik, 2008, 155×287 cm

Gürbüz’ün çalışmalarında kediler, en öne çıkan figürlerden biriydi. Sıkça kullandığı kedi imgesi, onun için baştan çıkarıcılığı, yırtıcılığı ve romantizmi temsil ediyordu: “Kedim yok ama Cihangir’de bir sürü kediye bakıyoruz, ayrıca ailemin kedileri var; kedi seven bir aileyiz. Kedide biraz baştan çıkarıcılığı, biraz yırtıcılığı, biraz yanaşmasını, biraz sıcaklığı yakaladım. O dokunup da dokunmama arasındaki yanaşmasında tuhaf bir erotizm yakaladım. Kedinin çiftleşmesi, dişiliği, erkekliği… Kedi benim için hep erotik bir hayvan oldu. O erotizmin içinde bir romantiklik aramaya başladım diyebilirim. Ne kadar açık bir erotizm bile olsa da, onun içinde bir romantizm oldu. O dokunmayla dokunmama arası durum kimilerine göre tedirgin eden bir şey, ama belki de ben o tedirginliği seviyorum…”

Bu ifadeler, kedilerin Gürbüz’ün tablolarında sadece bir figür olmadığını, aynı zamanda sanatçının estetik ve duygusal dünyasının bir yansıması olduğunu gösteriyor. Onun kedileri, fantastik sahneler içinde hem gizemli hem de romantik bir hava yaratıyor; izleyici, tablonun içine çekiliyor ve kedilerin dünyasıyla kendi hayal gücünü buluşturuyor.

Orhan Peker, “Şezlongta Oturan Kedi”., tuval üzerine yağlıboya, 86×73 cm

Kedi dediğimizde aklımıza gelen bir diğer önemli isim olan Orhan Peker ise resimlerinde, sıradan gündelik yaşamı kendine has üslubu ve derin bir içsellikle tuvale taşdı. Özellikle hayvanlara olan sevgisi, onun eserlerinde belirgin bir şekilde kendini gösterdi. Peker’in kullandığı hayvan figürleri, kimi zaman insani duygular taşıdı; sevinç, şaşkınlık veya merak gibi hisleri izleyiciye yansıttı. Bu yaklaşım, onun tablolarını hem sıcak hem de düşündürücü kılıyor. Günlük yaşamın küçük karelerini resimlerine aktarırken Peker’in kedileri de tuvalin sevimli sakinleri olarak karşımıza çıkıyor.

Neş’e Erdok, “Otoportre”, 2004, tuval üzerine yağlıboya, 160×150 cm

Türk resim sanatında figüratif anlatımın öncü isimlerinden Neş’e Erdok, insan figürünü özellikle de kadını güçlü ve etkileyici bir üslupla yorumluyor. Onun tablolarında kadın bedeninin yanı sıra farklı semboller de göze çarpıyor: Toplar, kuşlar ve illa ki kediler. Erdok için top, yaşamın oyun yönünü; kuşlar, masumiyet ve saflığı temsil ediyor. Kediler ise bambaşka bir anlam taşıyor: Sanatçının ta kendisi.

Erdok, kendi iç dünyasını şu benzetmeyle dile getiriyor: “Çocukluğumdan beri kendimi hep şöyle hissettim; içinde balıkların yüzdüğü bir akvaryum düşünün. Dışarıda bir kedi var, merakla içeri bakıyor ama camın ardına geçemiyor. Benim hayatla ilişkim biraz böyle… Hep gözlemleyerek yaşadım, içinde olamadım. Balığa dokunmak istiyor ama ulaşamıyor. Belki tesadüfler bunu getirdi, belki de doğam böyleydi.”

Bu içtenlikli tanım onun resimlerindeki kedi figürünün neden bu kadar yoğun ve kişisel bir anlam taşıdığını da açıklıyor. Erdok’un kedileri yalnızca bir imge değil, sanatçının yaşam deneyiminin sembolik yansıması olarak öne çıkıyor.

Kapak fotoğrafı: Ömer Uluç, “Kedi ve Nişanlısı”, 1998, tuval üzerine akrilik, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Koleksiyonu, İstanbul Modern Sanat Müzesi / Uzun Süreli Ödünç

İlginizi Çekebilir