Sanatta baba imgesi özellikle çağdaş sanatın uzunca bir süredir üstünde durduğu konulardan biri. Baba figürü salt biyolojik bir varlık olarak değil, arzu, yoksunluk ve toplumsal yapılar etrafında kurulan sınırların bir sembolü olarak da sanatta karşımıza çıkıyor. Baba kavramına dair farklı temalarda üretilen çokça eser var. Bu temayı baba ve çocukları arasında ilişkiye indirgediğimizde baba-oğul ilişkisinin ön plana çıktığı görülebilir. Sanat tarihinde baba-kız ilişkisi çok az konu olmuş olsa da son dönemlerde bu ilişkinin artık kadın sanatçılar tarafından öznel bir bakış ve iradeyle betimleniyor olması dikkate değer. Baba-kız ilişkisi, yalnızca biyolojik bir bağ olarak değil aynı zamanda psikolojik ve toplumsal yönleriyle de oldukça karmaşık bir yapı. Baba figürü, bir kız çocuğunun kimlik gelişiminde, aidiyet arayışında, toplumsal rollerle kurduğu ilişkide ve yetişkinlikteki ruhsal dünyasında kalıcı izler bırakabilir. Bu izler, sanatçıların üretim pratiğinde de kendini gösteriyor.
Baba imgesinin zihinsel ve ruhsal düzeyde nasıl bir anlamı olduğu, baba-kız ilişkisinin kimlik gelişimindeki rolü, babanın toplumsal ve kültürel temsillerde nasıl biçimlediği gibi sorular ışığında birçok kadın sanatçı, kendi kişisel deneyimlerinden beslenerek, sanatsal perspektifleri doğrultusunda baba figürünü yeniden yorumlamış ve çeşitli biçimlerde görünür kılmıştır. Shigeko Kubota, Jananne Al-Ani, Frida Kahlo, Louise Bourgeois ve Tracey Emin gibi sanatçılar söz konusu olguyu farklı tekniklerde ele alan tartışmalı yapıtlar üretmişlerdir.
Bu sanatçılar otobiyografik bir anlatıyı imgeleştirirken, baba figürünü doğrudan çalışmalarında kullanıyor. Her biri yitirilmiş bir babanın izlerini arıyor. Eserlerde görülen baba figürleri biyolojik bir varlıktan çıkıp kültürel, simgesel ve ruhsal bir yapıya dönüşüyor. Çalışmaların hemen hepsinde, sanatçıların kendi babalarıyla ilişkilerinde yaşadıkları kırılmaların, eksilmelerin ya da sessizliklerin izini sürmek mümkün.
Belleğin görüntüsü
Shigeko Kubota, 1970li yılların başında, kişisel deneyimlerini sanatsal ifade biçimlerine dönüştürmüş video sanatının öncülerinden biri olarak görülen güçlü bir isim. 1937’de Japonya’da doğan sanatçı, Tokyo’dan sonra eğitim için taşındığı New York’ta Fluxus çevresinden sanatçılarla ilişki kurarak video sanatına yöneliyor. Kişisel bellek, kayıp ve kadınlık gibi temaları merkeze alan işleriyle, videonun sanatsal bir ifade biçimi olarak hem duygusal hem teknolojik olanaklarına odaklanıyor.
Kubota’nın 1974 tarihli “My Father / Babam” adlı videosu, babasının ölümüyle yüzleşme sürecinin hem kişisel hem sanatsal bir anlatısı olarak görülebilir. Video, farklı zamanlarda kaydedilmiş görüntülerden oluşuyor. Bunlardan biri, sanatçının Japonya’daki hasta babasını kameraya aldığı kayıt. Figürü, hasta yatağında bir yılbaşı programını seyrettiği anlarını izlerken görüyoruz. Bu noktada televizyon ekranındaki neşeli yılbaşı programı ile babasının hasta bedeni arasındaki çarpıcı karşıtlık, videoya derinlik kazandırıyor. Diğer ekranda ise sanatçının babasının ölüm haberini aldıktan sonra New York’taki evinde bu görüntüyü izlerken kendi tepkilerini kaydettiği sahneyi izliyoruz. Bu sırada görüntülere Kubota’nın günlük notları biçiminde yazılmış metinler eşlik etmekte. Kayıtta Kubota’nın monitöre uzanarak babasına dokunmak istermişçesine gösterdiği jest hem fiziksel ayrılığı hem de bireysel yası etkileyici bir biçimde yansıtıyor. Sanatçı, babasının ölümüne dair kişisel yasını videoya taşıyarak bireysel bir kederi kayıt altına alırken diğer yandan teknolojik bir araçla bellek oluşturmanın yollarını araştırıyor.

Jananne Al-Ani, “A Loving Man”, 1996 – 1999, 5 monitör, 1 senkronlayıcı, 5 hoparlör,5 kanallı renkli PAL video ve sesten oluşan yerleştirme, 15’33”
Sevgi dolu bir adam
Jananne Al-Ani’nin “A Loving Man / Sevgi Dolu Bir Adam” adlı video yerleştirmesi, bir baba figürünün yokluğunun ardında bıraktığı izleri hem bireysel hem kolektif hafıza düzeyinde sorgulayan etkileyici bir çalışma. Sanatçının bu çalışmasında da olduğu gibi, aidiyet, kayıp, kültürel bölünme ve hafıza gibi kavramlar, Iraklı bir babayla İrlandalı bir annenin kızı olarak savaş ve göç deneyimiyle şekillenen yaşamının bir yansıması olarak sıklıkla eserlerinin merkezinde yer alıyor.
Al-Ani enstalasyonu, annesi, kendisi ve 3 kız kardeşinin yer aldığı beş ayrı monitörle kurguluyor. Mekân oldukça sade biçimde düzenlenmiş, siyah fonda yalnızca figürlerin baş kısımları görülüyor. Video yerleştirme, figürlerin, geçmişte oynadıkları bir oyuna atıf yapar biçimde baba hakkında hatırladıklarını içeren on cümleyi birer birer tekrar etmesiyle başlıyor. Her figür kendisinden önceki cümleyi tekrar edip metinden yeni bir cümle ekliyor ve sıra diğer figüre geçiyor. Oyun aracılığıyla imgeleştirilen bu kurgu hem geçmişe duyulan özlemin nostaljik bir sembolü hem de bir kolektif belleğin yeniden üretimini düşündürüyor.
Videolar ilerledikçe cümleler silsilesi giderek mitolojik bir dile dönüşüyor. Söz konusu süreçte baba, kahraman, hayal kırıklığı, terk eden, seven, yabancılaşan, acı çeken ve pişman olan biri olarak çok katmanlı bir portreye dönüşüyor. Tüm bunlar, onun yokluğunun kırılgan yapısına işaret ediyor; sözlerle kurulan, bellekle beslenen bir baba imgesi. Zira çalışmada baba figürü hiçbir şekilde görünmüyor ancak onun varlığı yalnızca anılarla, sözlerle, eksikliğiyle temsil ediliyor. Böylece izleyici, fiziksel olarak orada olmayan bir figürün varlığını kelimelerin içinden sezgisel olarak takip ediyor. Video süresince izlenen, anlatı zincirindeki sapmalar ya da bastırılamayan bir gülümseme, bu anlatının gerçekliğini ve kırılganlığını daha da çarpıcı hâle getiriyor. “A Loving Man”, sanatçının otobiyografik anlatılarından yola çıkarak ortaya koyduğu evrensel bir sorgulamanın ürünü. Savaş ve göçle bölünmüş bir belleğin geride kalmış bir baba figürünü yeniden inşa çabası.

Frida Kahlo. “Portrait of My Father”, 1952, ahşap levha üzerine yağlıboya, 60,5×46,5 cm
Bir portre
Frida Kahlo’nun 1952 tarihli “Portrait of My Father / Babamın Portresi” adlı tablosu, bir portre resmi olmanın ötesinde; bir bağın, hayranlığın ve kaybın derin izlerini taşıyor. Babası Guillermo Kahlo’ya duyduğu sevgiyi ve minneti yansıtan bu portre, sanatçının yaşamında derin bir duygusal ve entelektüel referans noktası olan baba figürünü onurlandırmak için yapılmış. Zira Guillermo, yalnızca Frida’yı seven ve destekleyen bir baba değil aynı zamanda fotoğrafçı, ressam ve entelektüel bir kişilik olarak onun sanata olan ilgisini besleyen ilk figür. Frida’nın çocuk felci sonrası yaşadığı bedensel zorluklarda ona gösterdiği özen, ilerleyen yıllarda Frida’nın da ona bakıcı olmasıyla karşılıklı bir şefkat ilişkisine dönüşüyor.
Sanatçı “Portrait of My Father”ı, babasının ölümünden on yıl sonra, onun gençlik yıllarına ait bir fotoğraftan esinlenerek yapıyor. Frida Kahlo’nun, babasının yokluğuna verdiği geç ama derin tepki. Sanatçının hayatını şekillendiren, artık bir görüntüde sabitlenmiş hâlde ama duygusal olarak hâlâ canlı olduğu seziliyor. Dikkatle seçilmiş kıyafetler, arka plandaki fotoğraf makinesi ve resmin altına el yazısıyla eklenen övgü dolu not, bu portreyi kişisel bir anıt haline getiriyor. Bu eser, bellekte idealize edilen ona hem acı hem ilham veren bir figürle yeniden karşılaşma, onunla içsel bir diyaloğa girme ve yokluğu sanatsal bir zeminde dönüştürme arzusunun bir sonucu.

Louise Bourgeois, “Destruction of the Father”, 1974, ahşap, kumaş, alçı ve lateksten oluşan yerleştirme, 237,8 x 362,2 cm
Babanın yıkımı
Louise Bourgeois’nin “The Destruction of the Father / Babanın Yıkımı” (1974) adlı yerleştirmesi, sanatçının çocukluk travmalarıyla cesurca yüzleştiği en çarpıcı yapıtlarından biri. Kırmızı bir ışıkla aydınlatılan mağarayı andıran bu düzenleme, geçmişiyle yüzleşme ve ritüelistik ögeleri bir arada barındırıyor. Bourgeois, çocukluğu boyunca erkek çocuğu isteyen babasının küçümseyici tavırlarına maruz kalıyor. Ancak en büyük kırılma ise babasının özel öğretmeniyle yaşadığı uzun süreli ilişki ve annenin buna göz yummasıyla yaşanıyor. Bu durum Bourgeois’nın çocukluk yıllarını bastırılmış duygularla geçirmesine neden oluyor. “The Destruction of the Father” adlı eseri, bu bastırılmış öfkenin ve babaya duyulan hesaplaşma arzusunun sembolik bir dışavurumu.
Çalışma uzun yıllar travmatik etkilerini hissettiği bu figürle hayalî bir akşam yemeğini yansıtıyor. Kırmızı ışık ve amorf formların yer aldığı bu tehditkâr yemekte, masada sembolik olarak baba figürünün parçaları yer alıyor. Babanın varlığına duyulan tepki, yalnızca bir arınma ritüeli değil, sanat yoluyla bir yeniden kurma süreci olarak varlık kazanıyor. Çalışmada babanın biyolojik varlığı parçalara ayrılmış yıkıntısında ortaya çıkan bellekteki iziyle yeniden hesaplaşılıyor. Böylece eser, babayı öldürme fantezisi üzerinden bastırılmış duyguların boşaltıldığı, maddesel hâle getirildiği katartik bir hesaplaşma alanına dönüşüyor. Çalışmada Bourgeois, baba figürünü hem yok edilmesi gereken bir otorite hem de içselleştirilmiş bir yara olarak eşzamanlı biçimde yeniden kuruyor.
Emin ve Emin
Diğer çalışma, otobiyografik işleriyle tanınan Tracey Emin’in “Emin & Emin” (1996) adlı kısa video çalışması. Bu tek kanallı videoda, sanatçının babasıyla olan karmaşık ilişkisini hem görsel hem işitsel bir şiirsellikle ele alıyor. Emin de Bourgeois’ya benzer şekilde baba figürünün koruyuculuğunun, yaşamdaki rehberliğinin ve sağladığı güveninin yoksunluğunu yaşamı boyunca hissediyor. Tek kanallı olarak kurgulanan videoda Emin ve babasının sırayla Akdeniz’in dalgalı sularına girdiği görüntüler yer alıyor. Video, babanın denize girdiği görüntülerle başlıyor; ardından Tracey’nin görüntüsünü izliyoruz. Arka planda babasının, Türkçe bir şarkı olan “Katibim”i söylediği duyuluyor. Şarkı bir noktada kesiliyor ancak sanatçını görüntüsü akmaya devam ediyor. Video, babasının farklı bir açıdan ve biraz daha uzaktan çekilmiş görüntüleri eşliğinde devam ederken, sanatçı aile bağlarını anımsatan kısa bir şiiri seslendiriyor. Babanın yer aldığı sahnelerde kızının, kızının yer aldığı sahnelerde ise babanın sesi duyuluyor.
Emin’in anlatısı, fiziksel olarak yan yana gelmeyen iki figürün, ses ve görüntü aracılığıyla kurulmuş bir bellekte buluşmasına dayanıyor. Burada Emin, gerçek babasına değil onun eksikliğiyle kurulan simgesel bir baba imgesine sesleniyor. Çalışma geçmişin travmatik figürünü, bugünün öznesi olarak dönüştürme çabasının bir ifadesi. “Emin & Emin”, hafızasının eksik parçalarına tutunarak kimliğini yeniden kurmaya çalışan bir sanatçının sessiz ama yankılı bir iç monoloğuna dönüşüyor.
Baba ve kızı
Shigeko Kubota, Jananne Al-Ani, Tracey Emin, Frida Kahlo ve Louise Bourgeois bu çalışmalarında baba figürünü hem bireysel hem de kolektif düzeyde ele alıyor. Her biri, baba ile olan ilişkisini belleğinde yeniden kurarken, bunu farklı estetik ve kavramsal araçlarla ifade ediyor. Video, fotoğraf, metin, ses ya da resim gibi çeşitli medyumlarla ürettikleri bu çalışmalar, baba-kız ilişkisini yalnızca bir anlatı olarak değil, aynı zamanda bir duygu alanı, bir hesaplaşma zemini ve kimi zaman da uzun soluklu bir yas süreci olarak işliyor. Baba figürünün yerine boşluk, sessizlik ve yarım kalmışlık yerleşiyor. Fiziksel yokluk, duygusal uzaklık ya da sembolik kayıp, sanatçının kendi bedenini, sesini, hafızasını veya hayal gücünü devreye sokarak dönüştürdüğü güçlü bir anlatıya evrilmiş. Bu süreçte sanatçılar hem kendileriyle hem de geçmişin gölgesiyle yüzleşiyor.
Kubota, babasının ölümüne dair kişisel yasını videoya taşıyarak hem bireysel bir kederi görünür kılıyor hem de teknolojiyi bir bellek inşa aracına dönüştürüyor. Al-Ani, ailesinin kadın bireyleriyle birlikte kolektif bir baba hikâyesi kuruyor, kişisel deneyimi toplumsal hafızayla örüyor. Emin, babasıyla kuramadığı ilişkinin boşluğunu, denizin dalgaları ve şiirsel bir sesle doldurmaya çalışıyor. Kahlo, babasını bir kahraman gibi idealize ederek ona duyduğu minneti ölümsüzleştiriyor. Bourgeois ise çocukluk travmalarının merkezindeki baba figürünü parçalara ayırarak öfkesini maddeleştiriyor. Bu eserler, babayı yalnızca bir insan olarak değil, hayatın en derin kırılmalarının ve kimliğin en temel taşlarının sembolü olarak yeniden var ediyor.
Baba figürü üzerine kurulu bu anlatılar, izleyiciyi yalnızca sanatçının dünyasına değil, kendi hafızasının derinliklerine de yönlendiriyor. Görünmeyen yüzler, yarım kalmış cümleler, bellekte saklı anlar… Her biri, sanat aracılığıyla yeni bir bağlama kavuşuyor. Baba, burada yalnızca geçmişten gelen bir silüet değil, zamanla dönüşen, iz bırakan ve kimi zaman sessizliğiyle bile varlığını hissettiren bir imgeye dönüşüyor. Ve belki de bu yüzden, onun hikâyesi hiçbir zaman gerçekten bitmiyor.
Kapak fotoğrafı: Frida Kahlo, “Portrait of My Father, 1952, ahşap levha üzerine yağlıboya, 60,5×46,5 cm



